• BIST 97.559
  • Altın 144,656
  • Dolar 3,5587
  • Euro 3,9715
  • Ağrı 22 °C
  • Erzurum 21 °C
  • Diyarbakır 30 °C
  • Van 20 °C
  • Kars 21 °C
  • İstanbul 17 °C
  • Ankara 18 °C

2023’e 8 Kala !

Hakan ELEM

2023’e 8 Kala

                Lozan Antlaşması ile Türkiye’ye herhangi bir kısıtlama getirilmediği resmî olarak söylense de, dönemin şartlarına ve I. Dünya Savaşı’nda Türkiye’nin müttefiki olan diğer devletlerle imzalanan antlaşmalara bakıldığında, bu pek de inandırıcı değildir. İnandırıcı olmamasının sebeplerini şöyle sıralayabilirim:

 

                Birincisi; savaştan sonra Türkiye’nin müttefikleriyle çok ağır şartlar içeren antlaşmalar imzalandı. Öyle ki bu durum İkinci Dünya Savaşı’na sebep oldu.

                İkincisi;Türkiye’nin üç tarafı denizlerle çevrili bir yarımada olduğunu coğrafya derslerinden hepimiz biliriz de bilmediğimiz bir başka gerçek daha vardır: Hâlihazırda Türkiye’nin, üç tarafı petrol ve doğalgaz ile çevrili bir yarımada olması. Komşu bütün ülkelerde petrol ve/veya doğalgaz çıkarken nedense Türkiye petrol ve doğalgaz yoksunu bir ülkedir. Sanki Türkiye ile komşuları arasına çekilen sınırlar yerin üstünde değil de yerin altındaymış ve petrolün Türkiye sınırları içerisinde çıkmasını önlüyormuş gibi!

                Üçüncüsü ise; Lozan barış görüşmeleri devam ederken ABD ile Chester Antlaşması olarak bilinen bir antlaşma imzalanmıştır. Buna göre Türkiye’de var olan demiryolu hattına ilave olarak yeni demiryolları yapılacak ve ABD, 99 yıllığına (bu süreye dikkat edin) Türkiye’deki tüm demiryollarının 20 km sağındaki ve solundaki arazide yer alan tüm yeraltı kaynaklarını işletme hakkına sahip olacaktı. Buna karşılık ABD, Lozan’da Türkiye’yi destekleyecekti.

Ancak Lozan Antlaşması’nın imzalanmasından sonra Türkiye, Chester Antlaşması’nı onaylamamış; Türkiye’nin bu hareketine karşılık ABD de Lozan’ı imzalamamıştır.

Bütün bunları birbiriyle bağlantılı düşündüğümüzde, aslında Lozan’da Türkiye’ye önemli kısıtlamalar getirildiği sonucuna varabiliriz.

Bazı komplo teorilerine göre Lozan’da birçok alanda Türkiye’ye, ülkenin gelişmesini önleyecek kısıtlamalar getirilmiştir ve Lozan’ın yüzüncü yılında bu kısıtlamalar sona erecektir. O zaman da Türkiye’nin sahip olduğu yeraltı kaynaklarının işletilmesi serbest olacaktır. Dediğimiz gibi bu sadece bir komplo teorisi…

Ancak bu teorilerin doğru olduğunu varsayarsak 2023 yılında Türkiye’de yeraltı kaynaklarının kullanımı serbest olacaktır. Ki bu durumun Batılı devletlerin iştahını kabartacağı açıktır. Türkiye’nin tek başına pastayı yemesine fırsat vermek istemeyecekler ve hatta pastadan en büyük payı kendileri almaya çalışacaklardır.

Ancak güçlü bir Türkiye Cumhuriyeti’nin, Batılı devletlerin pay almasına müsaade etmeyeceği açıktır. Bu yüzden de batılı devletler kendi paylarını arttırmak için ellerinden geleni ardlarına koymayacaklardır.

Batılı devletler ne yapabilir? Bu sorunun cevabı sanırım Türkiye’nin son dönemlerde yaşadığı sorunlarda gizlidir. Daha doğrusu özellikle son dönemlerde yaşanan sorunlar, bu sorunun açık cevabı niteliğindedir.

Meselâ gezi olayları. Gezi olaylarının yaşanmasının sebebi olarak ağaç katliamı ön plana çıkarılıyordu. Çevreye zarar verildiği için hükümetin istifasını isteyenler, gezi olaylarında çevreye zarar vermekten çekinmiyorlar ve etrafı yakıp yıkıyorlardı. Hem çevreci olduğunu söyleyeceksin hem de çevreye zarar vereceksin! Ahmet Kaya’nın deyimiyle; bu ne yaman çelişki böyle! Çevreye zarar verilmesini önlemek için çevrenin yakılıp yıkılması, aslında çevrenin sadece bahane olduğunu gösteriyordu. Amaç, Türkiye’nin istikrarsızlaştırılmasıydı! Türkiye’nin bu güne kadar gördüğü en güçlü hükümet gönderilecek ve yerine zayıf bir hükümet kurulacaktı. “Peki, bu kimin işine yarayacaktı?” diye bir soru sorulduğunda, bu sorunun cevabının Türkiye olmadığı açıktır. Türkiye’den başka bütün devletlerin işine yarardı bu durum. Bu tablo aslında gezi olaylarının orijininin Türkiye dışında olduğunu da gösteriyor. Türkiye’de kurulacak zayıf bir hükümet, aynı zamanda bütün istekleri kabul eden bir hükümet demekti ki bu da özellikle batılı devletlerin istediği bir şeydi. Zayıfı sömürmek, güçlüyü sömürmekten daha kolaydır! Efendimiz (SAV)’in dediği gibi “ekmeği olmayanın dini de yoktur!”

 

Gezi olayları başarıya ulaşamayınca paralel devlet diye bir şey ortaya çıktı. Gülen cemaatinin devlet içerisinde yapılandığını ve bizzat devlete-hükümete karşı operasyonlara başladığını gördük. Yine hep beraber paralel devletin, hükümeti devirme girişimlerinin sonuçsuz kaldığına şahit olduk. Paralelcilerin de başarısız olmasıyla sıra Kürt sorununa gelmişti.

 

Türkiye’de yaşayan bütün halklar artık barışın gelmesini, kardeş kanının akıtılmamasını istiyordu. Kürt sorununu çözecek olanlarda AKP ile HDP idi.2009 yılından itibaren çözüm süreci başlamıştı. 8 Haziran seçimlerinden önce HDP, yoğun bir şekilde Kürt sorununun çözümü için, barış için kendisine verilen desteğin arttırılması konusunda propaganda yaptı. Bir an önce barışın gerçekleşmesini isteyen Kürt halkının verdiği destekle, HDPilk defa parti olarak seçim barajını aşıp meclise girmeyi başardı. Ama ne olduysa bundan sonra oldu. HDP, koalisyon ortağı olarak hükümet olmak gibi ilk kez eline geçen tarihi bir fırsatı anlaşılmaz bir şekilde elinin tersiyle itti. Seçimin hemen ardından yaptığı açıklama ile AKP ile kesinlikle koalisyona gitmeyeceğini belirtti. Kürt sorununu çözmek isteyen iki parti (AKP-HDP) olduğunu göz önünde bulundurduğumuzda HDP’nin akıl almaz bir tavır sergilediğini görmekteyiz. Hükümet olarak Kürt sorununu çözmek ve barışı getirmek daha kolay olmazmıydı?

 

20 Temmuz 2015’ te Suruç’ta 32 vatandaşımızın ölümüyle sonuçlanan, Işid üyesi birinin gerçekleştirdiği intihar saldırısını bahane eden PKK, devlete karşı silahlı saldırılara başladı. Suruç’un intikamını alacağını söyleyen PKK, Işid’e saldırmak yerine devlete saldırdı. Halbuki PKK’nın Işid’e saldırarak onunla savaşması gerekirdi. PKK, devlete saldırarak çözüm sürecini sona erdirmeyi tercih etti. Devletse Suruç’taki saldırıya karşılık Işid hedeflerini bombalayarak misilleme yaptı, PKK’nın saldırılarına karşılık PKK kamplarını bombaladı. Böylece çözüm süreci de yapay bir şekilde sona ermiş oldu.

 

Gezi olayları, paralel devlet ve nihayetinde Kürt sorununda gelinen nokta; bütün bunlar göstermektedir ki sömürgeci güçler, bütün fırsatları değerlendirerek 2023 yılına hazırlanıyorlar. AKP’nin “Hedef 2023” sloganını batılı güçlerin, bizden çok benimsediği görülüyor. Bütün isteklerini kabul eden zayıf bir Türkiye veya bölünmüş bir Türkiye oluşturmak için ellerinden geleni yapıyorlar ki bunun temelinde de Türkiye’nin sahip olduğu zenginlikleri ele geçirme isteği vardır.

 

2023’e 8 kala sömürgeci güçler bütün güçleriyle Türkiye’yi güçsüzleştirmeye çalışırken, bizim de Kürt ve Türk halkları olarak, Türkiye’de yaşayan her bir fert olarak refah içerisinde huzurlu bir yaşam için, barış ve kardeşlik için, özgürlük için daha çok çalışmamız, fedakârlıklarda bulunmamız, geçmişte yaşadığımız acılarımızı unutmamız gerekmez mi? Türkiye’nin zayıflamasının halk olarak bizlere hiçbir fayda sağlamayacağı açık olduğu gibi, kimlere fayda sağlayacağı da açıktır. Akıl, bizlere faydası olmayacak şeyleri yapmayı değil, bizlere faydası olacak şeyleri yapmayı emreder.  Bölünmeden, parçalanmadan 2023’e ulaşmayı başarırsak, daha güzel bir hayat yaşama imkânına da belki kavuşabiliriz. Türkiye’yi zayıflatmaya yönelik her hareket aslında bizi fakirleştirmeye, cebimizdeki parayı ve elimizdeki ekmeği almaya yöneliktir.

 

Savaş ve çatışma yerine sabır ile çalışmayı tercih ettiğimiz günleri görmek dileğiyle…

 

 

 

 

Bu yazı toplam 2494 defa okunmuştur.
  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Agridahaber.com - Ağrı Haberleri | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.