• BIST 108.392
  • Altın 143,552
  • Dolar 3,5328
  • Euro 4,1224
  • Ağrı 26 °C
  • Erzurum 22 °C
  • Diyarbakır 34 °C
  • Van 22 °C
  • Kars 23 °C
  • İstanbul 22 °C
  • Ankara 30 °C

Antalya'dan Ağrı'ya İlkler

Yasir ERDAŞ

İnsanoğlunun hayatında okul evlilik iş hayatı vs gibi hayatının yönünü değiştiren bazı dönüm noktaları vardır. 2015'in kışı da benim için hayatımın seyrini değiştiren bir çok ilklerle karşılaşmama neden olan bir zaman dilimidir.                        
Uzun yıllar bağ bahçe çiftçilikle uğraşıp iki yıl vekil imam olarak görev yaptığım memleketimden ilk tayinim çıkmıştı Ağrıya. Her ne kadar öğrenci olarak bir çok farklı memlekette ikamet etmiş olsam da ailecek ilk ayrılışımızdı.Tayinimin Ağrıya çıktığını duyan eş dost arkadaş ve akrabalar, birbirimizden ayrılmanın verdiği hüzünle biraz da korkuyla gitmememi hatta” bir yol bulup” memlekette görev yapmamı ısrarla talep ettiler. Ben ise” hayır niyetlerle” gittiğimi izah ederek bu teklif ve itirazları nazikçe reddettim.

                       
Evrakları eşyaları hazırlayıp aktarmalı Ağrı uçağına binerek yola çıktık. ilk defa uçağa biniyordum.İçimde ciddi bir uçak korkusu vardı. Koltuklara yapışmış halde kendimi epeyce sıkmıştım. Yol boyunca kesinlikle pencereden dışarı bakmıyordum. Bu hal aktarma yapacağımız havalimanına yaklaşınca kadar devam etti. Sonra kendi kendime şakayla karışık” herhalde bu uçak düşmeyecek” diyerek kendi kendimi rahatlatmaya çalıştım. Zaten o esnada da uçak iniş yapmaya başlamıştı. Birkaç saat sonra uçağımız tekrar kalktı. Bu kez en azından pencereden bakacak kadar cesaretlenmiştim.İnsan gökyüzünden yeryüzüne bakarken onun ne kadar ihtişamlı olduğunu daha iyi görüyor. Kıvrım kıvrım nehirler, adeta bir ressam elinden çıkmış kalemle çizilmiş gibi karlı dağlar, bulutların bazen içinden bazen üstünden yolculuk, dağların tepelerinde oluşmuş o müthiş göller… Hepsi insana yaratıcısını hatırlatıyor. İman etmek, teslim olmak ve Sübhanallah demekten başka insana seçenek kalmıyor bu azamet karşısında.                        
Ağrı’da daha önce Antalya'da bir kez görüştüğüm sonraları kendisinden istifade ettiğim ve Ağrı'da dostlar edinmeme vesile olan bir arkadaşım bizi karşıladı ve misafir etti. Ertesi gün görev yaptığım Patnos'a doğru yola çıktık.İhtiyaçlarımızı aldıktan sonra köye doğru yola koyulduk.  Yolda ilerlerken o şiirlere ilham olmuş, vahyi taşımaya aday olmuş, tüm ihtişamı ve azametiyle bereket yüklü Sübhan Dağı hemen belirdi. Oysaki Sübhan benim  bundan sonra yüksek rakımıyla eteklerinde aylarca görev yapacağım bir dağdı artık. Eteklerinde köy yolları, metrelerce kar, sert rüzgarlar, -30'ları bulan soğuk ve soğuğa karşı tezekle kömürle direniş…

                       
Dağın eteğinde insan içsel yürüyüşünü, tefekkür dünyasını arttırıyor. Şüphesiz modern dünyanın bizden götürüp gittiği ve gerçekten çok ihtiyaç duyduğumuz  hasletlerdir bu.  Şehir hayatı kişiyi kendi kendinle baş başa bırakmıyor. Adeta bir zaman işgalcisi, hep bir uğraşı bir hengame bir telaş. Dünya hayatı akıp gidiyor.İnsan zamanla anlıyor ki insanın hayatta en fazla İhtiyaç duyduğu şeylerden bir tanesi de dinginlik ve zaman. Bu iki hasleti iyi değerlendiren insanlar tarihte hiç unutulmayacak işler yapmıştır. Bunun en büyük örneği bu bölgenin yetiştirmiş olduğu âlimlerdir. ilim sabır emek gayret İster, hayattaki boş şeylerden yüz çevirip zamanı sistemli kullanmak gerekir. İlmin kurumsallaşmış hali de medreselerdir. Medreseler bu bölgede yüzyıllardır bir gelenektir. Medreselerin Selçuklu, Osmanlı gibi medeniyetlere tanıklık eden, kökleri ta o zamana kadar uzanan bir yapısı vardır .Alimlerin de halkın saygı ve hürmetini kazanmış, insanlar üzerinde ağırlığı olan hatta bazı problemler de hakem olabilecek pozisyonu var. Alimlerin kişiler, aileler ya da aşiretler arası problemlerde Hakem pozisyonu görebilmesi sevindirici bir durum. Çünkü bireyciliğin, başıboşluğun arttığı bir dünyada herkesin kendi problemini çözmek için adil olmayan yollara başvurduğu bir zamanda âlimlerin arabulucu özelliği, insanı umutlandırıyor. Hatta İnsanlar arasında”Şeriate gitmek”  deyimi de bu âdetten dolayı ortaya çıkmış diyebiliriz. Bizler de bu vesile ile medreseleri gezip bölgenin âlimleri ile görüşüp hasbıhal ettik. Hatta kendi memleketimizde yetişen bazı ürünleri medreselere göndererek bizlere de infak etmenin hazzını yaşattılar.

                       
Bulunduğumuz zaman diliminde şahit olduğumuz, bizzat yaşadığımız bir çok ilkler de oldu. Eksi otuzlar bizim Antalya şartlarında görmediğimiz bir soğukluktur. Bu soğuğu kırmak için yaktığımız tezeklerde bizim için ilklerdendi.Tabii ki yazın serinliği, yayla havası da hiçbir yere değişilmez. Hele o güzün koç salım vakti yok mu. Bol kaymağını ve yoğurdunu yediğim yaklaşık 40 50 koyunun arasına birkaç tane üzeri gelin gibi süslenmiş koç bırakılıyor. Koçlar arasında kendini kanıtlamak ya da hakimiyet kurmak adına öyle bir yarış başlıyor ki kafalarını tokuşturma seslerini metrelerce uzaklıktan duyabilirsiniz. Ayrıca köydeki çocukların da karakter gelişimlerinin bizzat köy hayatının içinde nasıl geliştiğini daha iyi analiz edebiliyor insan. Şehir hayatında çocuk ve gençlere kazandırılmak istenen davranış biçimleri için İnsanlar çeşitli kurs ve organizasyonlara katılıp danışmanlara başvuruyor. Fakat köy hayatının doğallığı ve şehre göre daha zor olan hayat şartları insanın karakterini hayatın içinde şekillendiriyor.

                       
Zaman içerisinde insanlarla dostluğu muhabbeti geliştirip bölgeyi daha iyi tanıyınca sohbetlerimiz, ikili diyaloglarımız daha da gelişti. Burada şahid olduğum noktalardan biri de konuşulan dilin, insan kültürlerine nasıl etki ettiği. İnsan biriyle iletişim kurarken her türlü işini ,etkileşimini, kazanımını konuşulan dil üzerinden kurar. Dil farkı kültür, jest, mimik, edebiyat, davranış biçimi, kısacası hayatın her alanına sirayet eder. Sonuçta Batı’dan Antalya'dan gelen bir” Türk’ tüm” ben. Yani birbirimize göre farklıydık. Eğer biz farklılıklarımızı yarış ya da kavga sebebi görmeyip Allah'ın bir ayeti, ilahi takdir olarak görürsek hiçbir sıkıntı çıkmaz .Şayet farklı dil ve kültürleri ilahi bir taksimat ve sınıflandırma görmeyip tehdit olarak algılarsak oradan bizim alacağımız hiçbir şey yoktur. Kısaca bakışımızı değiştirirsek baktığımız değişir.

                       
İlk tanıştığımız insanların söze başlarken genellikle” hocam buralar anlatıldığı gibi değil” cümleleriyle başlıyor olması insanları otomatik olarak savunma refleksine itmiş. Tabi bu cümlenin mutlaka gerçeklik payı var. Tarihsel arka planı olan bir refleks ve savunma aslında bu.Yıllardır yaşanan sosyopolitik olaylar, medya etkisi vs. etkenler bu sebeplerden sadece birkaçı. Hani” insanın adı çıkacağına canı çıksın” derler ya işte tam bu deyimi yaşıyor  şu anda bu coğrafya. Fakat biz Müslüman'ız, kardeş olabilmek ve kardeşçe yaşamak için tonlarca sebebimiz var. Hayata, olaylara Allah'ın bak dediği yerden bakarsak bütün sıkıntı ve problemlerimiz Allahın izniyle son bulacaktır.                        
Antalya'da yazın +50° sıcaklığı gören bir insan olarak yazın serinliği gelince bazı yerleri gezme imkanımız oldu. Muradiye Şelalesi, Van gölü, Van kalesi, Akdamar kilisesi ve adası Selçuklu döneminden kalma cami ve medreseler, coğrafya derslerinde gördüğümüz bir çok dağı yakından gördük. Selçuklu, Osmanlı ve daha önceki medeniyetlere tanıklık eden bu eserler ne olaylara ne savaşlara ne topluluklara şahit oldu. Keşke dili olsa da yüzyılların tarihini bizlere de anlatsalar.

                       
Görev süresince ömür boyu sürecek dostlar edindik elhamdülillah. Sohbetimizi, muhabbetimizi geliştirdik, özellikle gençlerle iletişimimiz daha gelişti. Genelde büyükler rızık temini için yılın 9 -10 ayı gurbete çalışmaya gittiği bir ortamda, gençler ve çocuklarla iletişimimiz daha fazlaydı. Camii dersleri, ilmihal, Kuran dersleri gördük, oyunlar oynadık, kitap alışverişinde bulunup bir de kütüphane kurduk camiye. Fakat insanı en fazla üzen bir durum var ki bazı meslektaşlarımızın çocuklara olan sert davranışı ve insanların temiz yaklaşım ve duygularını istismar etmeleri. Bunun bir örneğini hak etmediği halde zekat, fitre, sadaka toplayan hatta camii kürsüsünde herkesin içersinde getirmedi diye azarlayan meslektaşlarımız da görebiliyoruz. Bu durum ne vicdana ne fıkha ne çalıştığımız teşkilata ne de kulluğa yakışır. Gönüllü olarak görev yapan meslektaşlarımızın başka bir geliri olmadığı için bu verilen zekat ve fitreler o kişinin en doğal hakkı olabilir. Fakat maaşlı çalışanlar için bu durum istismardan başka bir şey değildir .                       
Sonuçta bu meslek hizmet etme, sabrı hakkı tavsiye etme mesleğidir, yer yüzünde Allah'ın dini hakim olması için var gücümüzle çalışmamız gereken bir meslek. İhlas, gayret, şuur, samimiyet, özveri gibi bir çok hasletin olması gerektiği bir uğraşıdır. içinde istismarın üç kağıdın samimiyetsizliğin olduğu bir çalışma, bir iş, bir uğraşının sonu batıl olur. Bu durum bizim dünyada ve ahirette hüsrana uğramamıza sebebiyet verir .Bizim bir çok sorunumuzun temelinde de bu durum yatmıyor mu zaten.

                       
Bizlere verilen bütün nimetlerden sorguya çekileceğimiz, malın evladın hiçbir fayda vermeyeceği ,dostun dosttan, babanın evladından kaçacağı, kıyametin dehşetinden gözlerin dışarı fırlayacağı o gün de Rabbimiz hesabımızı kolaylaştırsın inşallah.

vesselam

 

Bu yazı toplam 703 defa okunmuştur.
  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Agridahaber.com - Ağrı Haberleri | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.