• BIST 97.533
  • Altın 145,781
  • Dolar 3,5801
  • Euro 4,0019
  • Ağrı 15 °C
  • Erzurum 10 °C
  • Diyarbakır 21 °C
  • Van 15 °C
  • Kars 9 °C
  • İstanbul 18 °C
  • Ankara 14 °C

RUHBANLIK ÜZERİNE

Hakan ELEM

RUHBANLIK ÜZERİNE

Ruhban: Arapça “rahip” kelimesinin çoğuludur. Özelde Hıristiyan din adamlarını tanımlamak için kullanılmakla beraber, genelde herhangi bir dine mensup “din adamları”nı tabir etmektedir. Nedir din adamı? Din kurallarını iyi bilen ve din üzerinde otorite sahibi olan âlim kişilere din adamı denir. Ruhban denince hepimizin aklına, Müslümanlık hariç, diğer dinlerde din adamları sınıfına verilen isim gelmektedir.

Din adamları; dini ayin ve törenleri yönetirler, din konusunda ihtisas sahibi olduklarından dini konularda insanlara bilgi verirler, insanı kurtuluşa yöneltmeye çabalarlar. İnsanların dine bağlılığını devam ettirmeye çalışırlar. Bunun karşılığında da insanlar, din adamlarının geçimlerini sağlayabilmeleri amacıyla onlara maddi yardımda bulunurlar, tarih boyunca da bulunmuşlardır. Günümüzde bazı toplumlarda ruhban sınıfı devlete bağlı olarak teşkilatlanmış ve onların geçimini direkt olarak devlet üstlenmiştir. Göz önünde bir örnek olduğundan Hıristiyanlıktaki ruhbaniyeti kısaca inceleyelim.

 

Hıristiyanlığın erken dönemlerinde henüz bir ruhban sınıfı bulunmamaktaydı. Tüm Hıristiyanlar, İsa (as)’nın (insanlara tebliğ etmekle görevli olduğu vahiy) öğretilerini öğrenmek ve o öğretilere göre yaşamak durumundaydılar. Muvahhid tebliğciler, insanlara Allah’ın dinini anlatarak, incili ezberleyip insanlara okuyarak bir taraftan insanları Hıristiyanlığa davet ederken, bir taraftan da insanlara Hıristiyanlığı öğretmekteydiler. Böylece, birkaç nesil sonra, Hıristiyanlık yayılıp geniş toplum kitlelerine ulaştı ve nihayet Doğu Roma İmparatorluğu da Hıristiyanlığı resmi din olarak kabul etti. Kiliseler, birer ibadethane olarak inşa edildi. Din konusunda bilgili kişiler kiliselerde halkı aydınlatıyor, dini törenleri yönetiyorlardı.

 

Artık Roma toplumunda yaşayan herkes Hıristiyanlığı kabul etmişti. Hıristiyanlığı öğrenmek isteyenler kiliselere akın ediyor, rahipler de halka Hıristiyanlığı anlatıyorlardı. Rahiplerin dine hizmetlerinden dolayı halk, rahiplere çeşitli hediyeler vermeye başladı. Ki esasen dini bilimleri öğrenip-öğretmekten başka işi olmayan rahiplerin de geçimlerini sağlamak için halkın getirdiği bu hediyelere ihtiyacı vardı. Zaman geçtikçe kilise ve din, rahiplerin geçim kaynağı haline geldi. Artık rahipler kilise ve dinin hizmetinde değil, kilise ve din rahiplerin hizmetindeydi. Rahipler, menfaatleri nasıl gerektiriyorsa Hıristiyanlığı insanlara o şekilde anlatmaya başladılar. Kiliseye verilecek belirli bir ücret karşılığında rahipler, insanların günahlarını bağışlayarak onları günahlarından kurtarabiliyorlardı. Yahut isteyen belirli bir ücret karşılığında cenneti satın alabiliyordu. Rahipler, kişiye sattıkları cennetin tapusunu bile vermekteydiler. İşte böylece rahipler, dini kendi tekellerine alarak menfaatlerini korumaya çalıştılar, Hıristiyanlıkta bir ruhban sınıfı ortaya çıktı. Bu alışveriş sayesinde halk her türlü günahı işleyerek cennete gidebilmekte, Ruhban sınıfı veya kilise ise hayal bile edemeyeceği bir zenginlik ve güce kavuşmaktaydı. Yapılan bu alışverişten hem halk, hem ruhban sınıfı ve hem de insanoğlunun tarihinin başladığı günden itibaren düşmanı olan şeytan memnundu. İnsanoğlunun aleyhine işleyen bir düzen kurulmuştu.

 

 Allah’ın İsa (as) vasıtasıyla gönderdiği emirleri bütün inananlar öğrenmek ve uygulamakla sorumluyken, artık bu emirleri sadece ruhban sınıfı öğreniyor ve menfaatlerinin gerektirdiği şekilde bu emirleri Hıristiyan halka iletiyorlardı. Din artık rahiplerin (âlimlerin) tekelindeydi… Rahipler istedikleri dini hükümleri halka anlatıyorlar, istemedikleri hükümleri ise saklıyorlardı. "…Yoksa siz kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz?...." (Bakara-85). Hatta bununla da yetinmeyerek incili değiştirmeye başladılar. İstedikleri hükümleri İncil’e ekliyorlardı. Artık dinde yeni hükümler koyma yetkisini de kendilerinde görmekteydiler. Öyle ki birbirinden farklı birçok İncil ortaya çıktı. Hıristiyanlar arasındaki dini anlaşmazlıkları ortadan kaldırmak amacıyla konsüller toplanmaya başladı. M.S. 325 yılında toplanan İznik Konsülü’nde İsa (as)’nın tanrı ve tanrının oğlu olduğu kabul edildi. Hıristiyanlık, İsa (as)’a gelen dinden uzaklaşarak bambaşka bir din haline geldi.

 

“Onlar Allah dışında hahamlarını, rahiplerini ve Meryem oğlu İsa'yı ilah edindiler. Oysa onlara sadece tek ilaha, kendisinden başka ilah olmayan ve onların yakıştırma ortaklarından uzak olan Allah'a kulluk etmeleri emredilmişti.” (Tevbe-31)

 

Onlar Allah dışında hahamlarını, rahiplerini ve Meryem oğlu İsa'yı ilah edindiler.

 

Yahudiler ve Hıristiyanlar, Allah’ın peygamberleri vasıtası ile kendilerine gönderdiği kitabı unutarak (ikinci plana atarak) ve hatta hiç yokmuş gibi davranarak din adamları dediğimiz ruhban sınıfının sözlerine itibar ettiler. Din adamlarının helal dediği şey helal, haram dediği şey ise (Allah’ın kitabında tam tersi yazsa bile) artık haramdı. Halk, İncil ve Tevrat’tan habersizdi. Âlimler ise kendi fikirlerini Allah’ın emirleriymiş gibi topluma yansıtmaktaydılar. Böylece Allah’ın Ehl-i Kitaba gönderdiği din kaybolup giderken, adı aynı fakat içeriği bambaşka olan Yahudilik ve Hıristiyanlık dinleri ortaya çıkmıştı. Bu yeni Yahudilik ve yeni Hıristiyanlığın kural koyucuları ise hahamlar ve rahiplerdi. Yahudi ve Hıristiyan alimlere göre sıradan halkın kutsal kitapları anlaması mümkün değildi. Cahil halk kitleleri tanrının sözünü nasıl anlayabilirlerdi ki! O kutsal sözleri ancak din konusunda eğitim almış olan kendileri anlayabilirdi. Halk sadece onların anladığına tabi olmalı ve onların (haham ve rahiplerin) ortaya koyduğu dini ilkeleri benimsemeliydiler ki böylece “Onlar Allah dışında hahamlarını, rahiplerini… ilah edindiler.” Bundan başka Hıristiyanlar (325 yılında toplanan İznik konsülünde resmi olarak İsa (as)’nın tanrının oğlu ve tanrı olduğu kabul edilmişti) “Meryem oğlu İsa'yı ilah edindiler.”

 

Oysa onlara sadece tek ilaha, kendisinden başka ilah olmayan ve onların yakıştırma ortaklarından uzak olan Allah'a kulluk etmeleri emredilmişti.

 

Hâlbuki gerek Yahudilere ve gerekse Hıristiyanlara tek ilaha, yani kendisinden başka ilah olmayan yerlerin ve göklerin ve her ikisinin arasındakilerin Rabb’i olan her türlü eksik sıfattan uzak, doğurmamış ve doğurulmamış olan ve yine hiçbir şekilde ve kelimenin tam manasıyla eşi, benzeri ve ortağı olmayan Allah’a kulluk etmeleri emredilmişti. Yahudi ve Hıristiyanlardan istenen sadece ve sadece Allah’ın hükümlerine uymaktı. Oysa onlar Allah’ın hükümlerini bırakarak din adamlarının hükümlerine itaat ettiler. Hüküm koymada din adamlarını Allah’a ortak koştular. Böylece şirke düşerek gerçek dinden uzaklaştılar.

 

 “İslamiyet’te din adamları sınıfı var mı?” diye bir soru soracak olsak tüm Müslümanlar, kendini Müslüman olarak tanımlayan herkes anında ve hep bir ağızdan “İslam’da ruhbanlık yoktur” cevabını verecektir. Gerçekten de Allah’ın insanlığa gönderdiği son ve kemale erdirilmiş din olan İslam’ın din anlayışında ruhbaniyetin yani din adamlığı anlayışının yeri yoktur. Kitabî olan İslam dini ruhbanlığa yer vermemiştir. Şanı yüce olan Rabbimiz, Tevbe Suresi’nin 31. ayetinde bizden önceki kitap ehlinin düştüğü hatayı bizlere ibret almamız için bildirmektedir. “…Onlar Allah dışında hahamlarını, rahiplerini… ilah edindiler…” Yahudi ve Hıristiyanlar Allah’ın kitabını arkalarına alarak hahamlarının ve rahiplerinin koydukları hükümleri öne çıkardıkları için onları ilah kabul etmiş oldular. Bu durumun bizlere bildirilmesinin tek sebebi herhalde onların içine düştükleri bu durumdan haberdar olmamız için değildir. Bunun bize bildirilmesinin bir sebebi de Yahudi ve Hıristiyanların düştüğü hataya düşmememizi sağlamak içindir. Ey iman edenler, ey Müslümanlar! İşte sizden önce kendisine kitap verilenlerin hali! Dikkatli olun! Bu işin sonu eşi, benzeri ve ortağı olmayan Allah’a şirk koşmaya kadar gidiyor. Hıristiyanlar ve Yahudiler, Allah’ın dinini öğrenme işini âlimlerine bıraktıkları için, âlimlerine gereğinden fazla güvendikleri için nihayetinde şirke düştüler ve dünya ve ahiret hayatlarını mahvettiler. “Allah kendisine ortak koşma suçunu bağışlamaz. Bunun dışındaki suçları dilediğine bağışlar. Kim Allah'a ortak koşarsa gerçekten koyu bir sapıklığa düşmüş olur.” (Nisa-116)Ayette açıkça belirtildiği üzere Allah kendisine ortak koşma suçunu asla bağışlamaz."Allah, Meryemoğlu Mesih'(İsa)dır" diyenler kesinlikle kafir olmuşlardır. Oysa Mesih demişti ki; Ey İsrailoğulları, benim ve sizin Rabbiniz olan Allah'a kulluk ediniz. Kim Allah'a ortak koşarsa Allah ona cenneti kesinlikle haram etmiştir, onun varacağı yer cehennemdir, zalimlerin hiçbir yardım edeni yoktur. (Maide-72) Allah’a şirk koşanların varacağı yer cehennemdir. Bu suçun affedilmesi de mümkün değildir ve Allah kendisine şirk koşanlara cenneti haram etmiştir. Onlar cehennemde ebedi kalacaklardır. Küçük bir hatanın büyük sonucu bu! İlim öğrenme noktasındaki tembellik ve bu tembelliğin sonucu âlimleri ilah edinme ve böylece Allah’a şirk koşma. Bunun da sonucu ebedi cehennem! Ey Müslümanlar, sizden önceki ehli kitap Allah’ın kendilerine gönderdiği kitabı öğrenmeyip âlimlerinin sözüne inandıklarından ya da âlimlerinin sözü ile amel ettiklerinden bakın ne hale geldiler! Siz de kendilerine kitap verilenlerdensiniz! Allah’ın kitabını bir kenara bırakarak, biz onu anlayamayız diyerek kendinize, Allah’ın dinini öğrenmek için, başka kaynaklar aramayın. Allah’ın emirlerini öğrenmeniz için size gönderilen kaynak Kur’an-ı Kerim’dir. Başka kaynaklara yönelirseniz sizden önceki kitap ehli gibi sapıtırsınız ve sonunda hüsrana uğrayanlardan olursunuz.

 

Bu yazı toplam 818 defa okunmuştur.
  • Yorumlar 1
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Agridahaber.com - Ağrı Haberleri | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.