Amerikan askeri kolejlerinde ders kitabı olarak okutuluyor
Küresel Cihad Düşüncesinin önemli teorisyenlerinden ve liderlerinden Ebu Mus'ab el Suri tarafından yazılan ve Anlatı Yayınları tarafından tercüme edilen El Mukaveme isimli kitaptan derlediğimiz bir bölümü incanews.com okurlarının ilgisine sunuyoruz.
Küresel Cihad Düşüncesinin önemli teorisyenlerinden ve liderlerinden Ebu Mus'ab el Suri tarafından yazılan ve Anlatı Yayınları tarafından tercüme edilen El Mukaveme isimli kitaptan derlediğimiz bir bölümü incanews.com okurlarının ilgisine sunuyoruz.
Dünya Tarihini gerçekçi bir bakış açısıyla inceleyenler bu tarihi belirleyen asıl unsurun barış değil savaş olacağını göreceklerdir. Savaş her ne kadar tüm inanç ve dinlerde insan doğasına aykırı bulunsa ve her ne kadar barış hep tercih edilen durum olsa da İnsanlık tarihi bir savaş arenasından ibarettir. İslamcılara göre bu savaş hak ile batılın savaşıdır. Hakkın taraftarları yeryüzünde İlahi kanun ve öğretilerin egemenliğini talep ederler. Yaşamı, ölümü, barışı, savaşı, politikayı ve dünya siyasetini yönlendirmesi gereken asıl gücün İslami değerler olması gerektiğini savunurlar. Budistler hayatın iyi ile kötünün mücadelesinden ibaret olduğunu dünyada iyilik yapan insanların ruhlarının iyi bir rolde başka bedenlere hulul edeceğini savunurlar.
Sosyalistler hayatın proletarya ile elit kesim arasındaki güç ve serveti bölüşme mücadelesi olduğunu savunurlar. Herkes iyiliğin kendinde olduğu düşüncesindedir. Dünya her zaman iyi dinler ile kötü dinler arasındaki mücadelede bir savaş alanıdır. Herkes kendi dünya görüşünün en iyi olduğuna inanır ve bunu geçerli kılmak için de kıyasıya bir mücadeleye girer. Dünya tarihini gelecekte okuyanlar işte bu savaşlardan birinin de 20. Yüzyılın ortalarında şekillendiğini, 1980'lerde Afgan-Rus savaşıyla birlikte olgunlaşıp Sovyetlerin yıkılmasıyla birlikte birinci evresini tamamladığını göreceklerdir. Amerika öncülüğündeki Batı koalisyonunu ile Hilafeti yeniden kurma düşüncesi taşıyan Küresel Cihad yanlıları arasında son 15 yıldır devam eden Küresel Terörle Savaş (Diğer tarafın deyimiyle Haçlılarla Mücadele) savaşı ise bu tarihi mücadelenin ikinci raundudur.
Henüz kazananı belli olmayan bu savaşın bir tarafında Neo-Conlar, İslam karşıtı batılılar, Vatikan, 44 Avrupa ülkesi, NATO, BM, Afrika Birliği hemen hemen bütün İslam ülkeleri liderlikleri ve neredeyse dünyadaki bütün askeri ve siyasi otoriteler vardır. Dünyanın ABD, İngiltere Çin gibi en güçlü ülkelerinden Mali, Tacikistan gibi en zayıf ülkelerine varıncaya kadar her siyasi otorite bu savaşta bir tarafı temsil etmektedir. Savaşın diğer cephesinde ise El Kaide, Taliban ve bunlara destek veren bazı İslamcı hareketler vardır. Batı dünyası çeşitli ılımlı İslam hareketleri ve Suud Selefiliği aracılığıyla Küresel Cihad yanlılarını meşrutiyet açısından hedef almaktadır.
Son 10 yılın analizini yapan Uluslararası İlişkiler Uzmanları, Sosyologlar, Siyasi analistler, Askeri Stratejistler, ve dünya sistemini anlamaya çalışan bireyler Küresel Cihad Yanlıları ile Neo-Conların başını çektiği Batı ittifakı arasında devam eden bu savaşı görmezden gelerek yaptıkları her türlü okumada hatalı sonuçlara ulaşacaklardır. Herhangi bir gün dünyadaki ana medya organları ya da haber kaynaklarını inceleyenler her gün haber kaynaklarında Küresel Cihad yanlıları ile alakalı birçok haberin olduğunu görürler. 10 yıldır dünya gündeminin belirlenmesinde bu hareket oldukça etkili olmuştur. Bu hareketi anlamadan, hedeflerini, kökenini, tarihini yöntem ve taleplerini sağlıklı ve tarafsız bir bakış açısıyla analiz etmeden yapılan her türlü yorum başarısız ve eksik tezlerin oluşmasına kitlelerin yanlış yönlenmesine neden olur ve özellikle de Ortadoğu'yu anlama çabalarının eksik kalmasına neden olur.
Herhangi bir devletin, strateji kurumunun, bölgesel aktörün, yada siyaset analizcisini Küresel Cihad hareketini ve dünyaya son 10 yılda yaptığı etkiyi görmezden gelme lüksü bulunmamaktadır. Bu hareketle savaşında Batı cephesi 1 milyondan fazla asker, on binlerce istihbarat görevlisi seferber etmiş, medya organları, ekonomik ve siyasi kurumlar, stratejik düşünce kurumları Küresel Cihad isimli bu tehlikeli hareketin dünyada evrensel bir hilafet kurma çabasına karşı seferber edilmiştir. Batı dünyasının 2 dünya savaşından sonra organize ettiği en üst düzey ve geniş askeri ve siyasi harekat Küresel Terörle Mücadele adı altında Küresel Cihad Yanlılarına yönelik yapılmıştır ve bu savaş hala şiddetlenerek devam etmektedir. Dünyayı son 10 yıldır kasıp kavuran çatışmalar, siyasi çalkantılar, Küresel Ekonomik kriz, Arap baharları ve siyasi adımlar tamamen bu savaşla alakalıdır ve El Kaide'nin başını çektiği Küresel Cihad hareketi bu savaşın iki aktöründen biridir.
Küresel Cihad düşüncesinin oluşmasında oldukça kritik bir rol oynayan stratejistlerden biri de Ebu Mus'ab El Suri'dir. Asıl adı Mustafa bin Abdulkadir Sit Meryem Nasardır. Halep'te doğan Suri Halep Üniversitesi Mekanik Mühendislik bölümü mezunudur. 1980 yılında İhvanı Müslimin hareketine katılmış, 1982 Hama isyanında rol almıştır. Hama katliamı esnasında kurtulmayı başaran Suri İspanya'ya iltica etmiş burada İspanyol bir bayanla evlenmiştir. 1987 yılında Afgan Rus harbine katılan Suri 2001 yılında da El Kaide saflarında ABD'ye karşı savaşmıştır.Suri'nin 11 Eylül saldırılarında etkin rol aldığı düşünülmektedir. 1997 yılında bir çok Avrupa ülkesini gezen Suri bir dönem İslami Çatışmalar Araştırmaları Birimi isimli bir kurum açıp yönetmiştir.
Küresel Cihad'ın mimarı 3
Hakkında Avrupa ve Amerika'da onlarca yüksek lisans ve doktora tezi yazılan, binlerce makale ve onlarca kitaba konu olan bu kişi Küresel Cihad'ın Mimarı olarak tanımlanmaktadır. 20 yıllık siyasi ve askeri tecrübelerini 1700 sayfalık El Mukaveme (Küresel Cihad Cepheleri Direnişi) isimli kitabında yayınlayan Ebu Mus'ab El Suri ABD ve Rusya'ya karşı yıllarca savaşmış ve hareket üzerinde ciddi etki bırakmıştır. Ebu Mus'ab El Suri'nin kitabı El Mukavame Amerikan askeri kolejlerinde okutulan baş yapıtlardan biridir. Yayınlandıktan kısa süre sonra bizzat CIA tarafından kısa sürede İngilizceye çevrilen eser Batı ittifakı tarafından Küresel Cihad Düşüncesini ve Dünya görüşlerini anlamada en önemli kaynak olarak kullanılmaktadır.
Ebu Mus'ab El Suri 2005 yılında Ravalpindi'de Pakistan askerleri tarafından tutuklanmış bazı kaynaklara göre burada bir süre kaldıktan sonra Suriye'ye teslim edilmiştir. Suriye İsyanı sırasında hapisten kurtulan bazı mahkûmlar El Suri'nin şu an Suriye'de hapiste bulunduğunu bildirmişlerdir. Son on yıldır bütün dünyayı az ya da çok bir şekilde etkileyen ve son 10 yıldır bütün dünyada gündemin ilk sıralarında yer alan Küresel Cihad Hareketinin oluşumunda bu derece etkili olan Ebu Mus'ab El Suri'ye ait kitabın bazı makalelerini incanews.com okuyucularıyla paylaşıyoruz.
Hakkında Avrupa ve Amerika'da onlarca yüksek lisans ve doktora tezi yazılan, binlerce makale ve onlarca kitaba konu olan bu kişi Küresel Cihad'ın Mimarı olarak tanımlanmaktadır. 20 yıllık siyasi ve askeri tecrübelerini 1700 sayfalık El Mukaveme (Küresel Cihad Cepheleri Direnişi) isimli kitabında yayınlayan Ebu Mus'ab El Suri ABD ve Rusya'ya karşı yıllarca savaşmış ve hareket üzerinde ciddi etki bırakmıştır. Ebu Mus'ab El Suri'nin kitabı El Mukavame Amerikan askeri kolejlerinde okutulan başyapıtlardan biridir. Yayınlandıktan kısa süre sonra bizzat CIA tarafından kısa sürede İngilizceye çevrilen eser Batı ittifakı tarafından Küresel Cihad Düşüncesini ve Dünya görüşlerini anlamada en önemli kaynak olarak kullanılmaktadır.
Ebu Mus'ab El Suri
Global Cihad Stratejisi
Bu Makale Ebu Mus'ab El Suri'nin uzun yıllar edindiği tecrübelerle yazdığı 1700 sayfalık El Mukaveme (Direniş) isimli strateji kitabından alınmıştır.
MÜSLÜMANLARIN HAYTININ HER ALANINA DÜŞMANLARIN TASALLUTU VE TAHAKKÜMÜ
Tamı tamına, harfi harfine ve de Nübüvvet'in en açık delîllerinden biri olarak ümmetin başına, Resûlullh (s.a.v.)'in haber verdiği şu hl gelmiştir ki, Ebû Dvûd, Sevbn (r.a.)'dan Resûlullh (s.a.v.)'in şöyle buyurduğunu rivyet etmiştir:
«Milletlerin, çağrışıp çanağına üşüşen oburlar gibi sizin üzerinize üşüşecekleri zamanlar yakındır.» Birisi: 'O gün bizim [sayıca] azlığımızdan mı [böyle olacak]?' dedi. [Resûlullh (s.a.v.)]: «Bilakis siz o gün çok olacaksınız, ama selin üzerindeki köpük [/çerçöp] gibi... Allah, düşmanlarınızın göğsünden size karşı duyduklar ı korkuyu çekip çıkaracak ve Allah sizin kalblerinize 'vehen' atacak» buyurdu. Yine birisi: 'Ey Allah'ın Resûlü, vehen nedir?' dedi: [Resûlullh (s.a.v.)]: «Dünya sevgisi ve ölümden nefrettir» buyurdu.'Günümüzde İslm lemi, onun bütün kuvvet odaklarına ve bütün hayt yollarına düşmanın tahakküm ettiği öylesine korkunç bir tasallut hli içinde yaşamaktadır ki, Müslümanların trîhinde böylesi görülmüş değildir. Bu durum birçok yönden kendini gösterir ki en önemlileri şunlardır:
1. Müslüman Ülkelerin, Servetlerin Yağmalandığı ve Düşmanın Ürünlerinin Tüketildiği Pazar Alanlarına Dönüştürülmesi
Servetlerin nasıl/veya ne şekilde yağmalandığı konusuyla ilgili baz ı açıklamalar daha önce geçmişti. Özetiyse: Başında Amerika ve Batı Avrupa'nın olduğu emperyalist güçlerin petrol, maden rezervleri ve sir kaynakların çıkarılışına, nakliyatına, fiyat tesbîtine ve ticrî piyasasına kontrolörlük etmesi; akabinde ise elde edilen gelirleri Haçlı€'Yahûdî bankalarına aktarıp kendi denetiminde tutmasıdır. Buna mukbil emperyalist Batı, yeryüzünün beşte bir nüfusunu oluşturan bizim diyrlarımızı, silh ile mühimmattan başlayan ve bilgisayarlardan çeşitli teknolojik ürünlere kadar uzanan, yiyecek, içecek ve giyim gibi s ıradan tüketim mllarını da kapsayan kendi ürünlerini tüketen pazarlara dönüştürmüştür. Evet, Müslümanlar, iç çamaşır, terlik, hatt un ve ham kğıt gibi ürünleri bile Batı'dan ithal etmektedir. Emperyalist düşman, İslm lemi de dhil olmak üzere sömürdüğü bütün ülkelerin -temel geçim kaynağı olan- maden, tarım ve hayvncılık ürünlerinin fiyatını belirlediği gibi onlara bu ürünleri satın alacakları para birimini de dayatmaktadır. Meselenin bir diğer boyutu ise ithal ettiğimiz ürünler için belirlediği yüksek fiyatlarla vergilerdir. Felketin zirvesine ulaştığı nokta ise başında Amerika olmak üzere yine bizzt Batı'nın, modern sanayi ile teknolojinin yayılmasına engel olması, hatt çoğu İslm ülkesinde orta düzey sanayi gücüne geçit vermemesidir. Bunu da kendi ürünlerini tüketen pazarlar olarak kalalım diye yapması, daha ötesi ekonomik politikaları ve kalkınma programlarını, tarım ve hayvncılıkla ilgili üretim planlarını yine bizzt kendisinin belirleyip dayatmasıdır. İşin tafsîltını ise IMF'nin denetimine bırakmasıdır. Böylelikle buğday, şeker, pirinç vb. temel gıda mddeleri, bizim ülkelerimize, ancak kendine yetecek mikdrlarda ulaşmaktadır. Buna dir apaçık birçok örnek vardır. Mesel IMF, el-Beşîr hükümeti, [Sudan'da] iktidra geldikten sonra buğday alan ında kendi kendine yetme projesini başlatmayı gündeme getirince Sudan' ı bundan menetti. Sudan bunu reddedince de yardımlarını kesmekle tehdîd etti. Ondan sonra Amerika, on yıl boyunca faizsiz borçlarlaona buğday yardımında bulunacağını, ayrıca bağış kapsamında ve belli oranlarda başka bazı gıda mddeleri göndereceğini söyleyerek Sudan' ı kandırdı. Amaç son derece açıktı ve Sudan'ın verimli topraklarını on yıl içinde tarıma elverişli olmayan çorak topraklara dönüştürmek ve Sudan'ın kuru ekmek ihtiy ını dahi Amerika'nın karrına bağımlı kılmaktı. Başka bir örnek ise Mısır'dır. Bir zamanlar Roma imparatorluğunun buğday ihtiycını tek başına karşılayan Mısır, şimdilerde, Amerikan buğday rezervine bağımlı bir şekilde yaşar hle gelmiştir. O da Mısırlıların [stok bakımından, ancak] üç aylık ekmeğini karşılayabilecek mikdrdadır. Konuyla ilgili raporları ve istatistikleri serdetme makmı ise burası değil. Özetle şunu diyebiliriz ki, Müslüman halkların, ekonomik, gıda ve sağlık gibi durumları, mevzubahis politikalar yüzünden korkunç bir hldedir
2. Müslümanların İş Gücünün Düşman Sanayinin Hizmetine Verilmesi
Abluka, ambargo, açlık ve despot rejimlerin politikaları yüzünden Müslüman ülkelerden milyonlarca işçi, yüz binlerce bilim adamı, aydın ve farklı alanlarda diploma shibi insn, Batı dünyasına, özellikle Avrupa ve Amerika'ya göç etmiştir. Onların sanayi alt yapısındaki koca koca gedikleri kapatmak için! Üstelik en basît ücretlerle çalıştırılarak! Dahası, Batılı kapitalist ülkelerin tammı, bilhssa Avrupa ülkeleri, basît ve orta ölçekte üretim yapan özel fabrikalarını Müslüman ülkelerin merkezinde kurmuştur. Özellikle gıda, giyim ve sir tüketim alanlarında kendilerine ait ürünleri, meşhûr uluslararası 'markalar' adı altında üretime koyulmuştur. Tabîî ki bu, öncelikle onlar tarafından oluşturulan temel yap ıya zarar verilmeksizin bizim ülkelerimizdeki ucuz iş gücünden yararlanmak, ayrıca bu ülkeleri, onların shib olduğu yüksek üretim teknolojisi ile gelişmiş sanayiden yararlanmaktan mahrûm bırakmak içindir. Hatt ve hatt Batı tarafından oluşturulan ve bedava sayılabilecek olan işçilik düzeni, İslm lemi, üçüncü dünya ülkeleri ve -bilhassa- Hırıstıyan olmayan bölgelerde, Birinci ve İkinci Dünya savaşından bu yana askerî alan ı da kapsar olmuştur. Mesel Kuzey Afrika'da ve başka bölgelerde yaşanan birtakım büyük savaşlarda Müttefik Devletler ile Mihver Devletlerin kullandığı insnlar, müstemleke ülkelerden alınan askerlerden oluşmuştur ki bunların çoğu da Arab ve Müslüman ülkelerdir. Başka bir örnek verecek olursak: Fransa, Vietnam['da] 'Dien Bien Phu Muhrebesi'nde özel kuvvetlerinden 16 binden fazla asker kaybetmiştir. Bunların arasında binlerce Cezayirli, Faslı ve müstemleke Afrika ülkelerinin askeri vardır ve birçoğu da Müslüman'dır. Günümüze gelecek olursak: Birleşmiş Milletler ve Barış Güçleri'nin, kritik birçok bölgede ve özellikle de İslm ülkelerinde bulundurduğu askerler arasında pek çok gönüllü ve paralı Müslüman (!) asker bulunmaktadır. Yani [bunlar] ya Müslüman (!) lejyonerler ya da -Batıl ı efendilerinin temsîlcisi sıfatını taşıyan- tğût yönetimlerin shaya sürdüğü askerî bölükler[dir]! İşte Amerika'nın günümüzde yaptığı! Nitekim bazı ülkeleri istîl etmek için yine bizim ülkelerimizden aldığı askerleri kullanıyor. O ülkeyi işgal ettiğinde ise yine o diyrın çocuklarından askerî birimler ve polis teşkîltı oluşturuyor. Sonra onları kendi askerlerini koruyan zırhlara dönüştürüyor. Şimdilerde Irk'ta olduğu gibi bizzt müstemleke kıldığı ülke insnlarını, kendi toprağının insnı olan o askerlere katlettiriyor.[1] Hatt onların hizmetine koşulan kölelik, uşaklık ve işçilik düzeni, ülkelerimizi işgale gelen emperyalist kuvvetleri eğlendirmek için ithal edilen Müslüman(!) kadınlar üzerinden genelev işletmeciliği ve eğlence tertîblerine kadar varmıştır. Nitekim bazı gazeteler ve medya organları, adına Çöl Fırtınası veya Kuveyt'in kurtarılması denilen İkinci Körfez Savaşında yer alan Amerikalı ve Batılı kuvvetler için civr ülkelerden yüzlerce fhişenin getirildiğini ve bunların Amerikalı ve Batılı askerleri eğlendirmek için o ülke hükümetleriyle yaptıkları antlaşmalar kapsamında geldiklerini belirttiler. Kuveyt'i kurtarma savaşında istirhata çekildiklerinde rhat etsinler diye! İşbu 'yeni kölelik düzeni', 'eski kölelik düzeni'nin çağdaş bir üslûbla ve adına 'Avrupalı€'Amerikalı Beyz Irk' dedikleri cinsin Medeniyetine yaraşır, onun dhiyane zihniyetiyle bağdaşır bir şekilde yeniden avdet etmiş hlidir.
1[Bu noktada Irk çok çarpıcı bir örnektir. Irk'ta, Amerika'ya ve onun bütün müttefiklerine karşı verilen direniş, kanaatimizce, dünya trîhindeki en büyük ve en şanlı direniş hareketlerinden biridir. Bu direnişin deta belini kıran asıl unsur ise Müellif'in yukarıda açıkladığı husûstur. Yani bazı sözde Müslümanların bu davaya ihnetleridir ki, Irk'ta milisleri kimin kurduğuna ve müchidlere karşı en çirkin savaşı kimin verdiğine dir detaylı bir araştırma ne demek istediğimizi anlaşılır kılar. Rfızîlerin ve Peşmergelerin ne yaptığı malum, ama İslmcıların, özellikle 'Irk İhvnı'nın trîhe nasıl geçeceğini merak edenler, Müellifin yukarıdaki satırları yazdığı trîhten sonrasını, bilhssa 2005 ila 2011 arası trîhleri irdeleyebilirler. 2011'e kadar kaydının sebebi ise, kısaca, bundan sonraki süreç içinde bazı kendini bilmezlerin, meşrû bir cihd davasını, ideolojiye evrilmiş bir harekete kurban etmesidir.]
3. İrde'nin Düşmanın Yararına Etkisiz Kılınması
Müslüman ülkelerdeki mevcûd Firavunî düzenlerin kıskacında, hiç kuşku yok ki, s ıradan vatandaş ın irdesi elinden alınmış ve rejim tarafından bastırıl ıştır. Hatt fikir adamları, aydınlar; siysî, ictimî ve iktisdî faliyyetler, etki çemberinin dışına çıkarılmış, rejimin her tarafa uzanan baskı organları marifetiyle irdeleri, yine rejimin yararına kırılmıştır. Bu musîbet, bu noktada nihyete ermez. Daha ötesi şudur ki, Yeni Dünya Düzeni'nin gölgesinde bizzt bizim başımızdaki hükûmetlerin irdesi de sömürgeci düşman ın irdesi yararına, özellikle Amerika ile Avrupalı müttefiklerinin çıkarına ellerinden alınmıştır. Hem gizli hem de açık efendi Amerika'nın ve onun müttefiklerinin kontrolünde olmadan, ne bir ticret anlaşması yapılabilir ne de bir silhlanma programı! Ne bir hükûmet değişebilir ne de bir rejim dönüşebilir! Ne demokratik seçimler yapılabilir ne de askerî darbeler! Bu konuyla ilgili örnekler de İslm dünyasının siysî trîhiyle ilgili özel ciltler gerektirecek türdendir. Bunlardan sadece bazılarını 'prototip' olarak şöylece sunabiliriz: — Hfız Esed, 2000 yılında Suriye'de helk olup gitti. Amerika'nın --Yahûdî-- Dışişleri Bakanı [Madam] 'Albright' derhl gelip, 'sulta'nın transferine denetçilik etti. Ondan sonra Khire, Amman, Şm ve Tel Aviv arasında mekik dokumaya başladı. Bölgeyi ise ancak bir basın toplantısında -ve bütün küstahlığıyla- 'Amerika, Suriye'de sultanın transferi konusunda memnûniyyet içindedir' diyerek terk etti. Zîr Hfız Esed, kendisinden sonra iktidr tahtını büyük oğlu Basil için hazırlamıştı. Gelecek yıllar için petrol anlaşmaları düzenlenmişti. İsrail'le gizli uyum anlaşmaları imzalanmış ve onun adına benzeri başka baz ı entrikalar çevrilmişti. Ne var ki ecel Basil'i tez zamanda yakalamış ve bir araba kazasıyla niden alıp gitmişti. Bu aşamadan sonra amcası 'Rıfat Esed' iktidrı ele geçirmek için sahneye çıkmış ve Nusayrîlerin bazı ileri gelenleri onu desteklemişti. Bu arada Baas Partisi mensûbu bazı Sünnî subaylar da iktidra tlib olmuştu. Fakat Hfız Esed, Amerika'yla ve onun müttefikleriyle yaptığı bazı tertîblerle İngiltere'de okuyan küçük oğlu Beşşr'ı çağırtmış, akabinde anayasada düzenleme yoluna gidilip başkanlık yaşı 40'dan, Beşşr' ın yaşı olan 36'ya [?! 34'e] indirilmişti. Suriye Meclisi, sadece yarım saat süren cil bir oturumla oylama yapmış ve babası öldüğünde yerine oğlu Beşşr' ı getirecek karrı toplu hlde almıştı. Yine bu karr, Albright'ın gözetiminde ve hem yönetilen konumunda olup çoğunluğu teşkîl eden Sünnî kesimin hem de azınlık konumunda olup iktidrı elinde tutan Nusayrîlerin rağmına böylece alınmıştı. — Bu kitbın konusu dışında kalan detaylara girmeden başka bir örnek daha verelim ki o da Kral Hüseyin'in veliahdı olarak [Ürdün'de] iktidra getirilen ve Hşimî ilesi'nin rağmına yapılan tayînle ilgilidir. Şöyle ki, Kral Hüseyin, kırk yılı aşkın bir süre boyunca kardeşi ve veliahdı 'Emîr Hasan'ı iktidrdan uzak tutmuş ve onun yerine oğlu [günümüzde Kral] 'Abdullah'ı atamıştır. Bu olayda da anayasa, oğlu Abdullah'ın karşısında engel çıkaracak pürüzler giderilerek düzeltilmiş ve bütün bunlar Kral Hüseyin'in haytının son dakîkalarında gerçekleştirilmiştir. — Başka bir örnek ise Kral Faysal'ın Suudi Arabistan'da öldürülüşüdür. Buna sebeb, bazı konularda, babasının bir Amerikan savaş gemisi üzerinde Roosevelt'e vaad ettiği bağlılık çizgisinden sapmasıdır. — Pakistan Cumhurbaşkanı Ziyülhakk' ın öldürülüşü ve [bu ülkede] peş peşe atanan yöneticilerin denetlenmesi, nihyet bir Amerikan askerî darbesiyle Pervîz Müşerref'in -Taliban' ı yok etmesi için- iktidra taşınması diğer bir örnektir. Sonra Amerika Orta Asya'yı, Orta Doğu'yu, bunlardan önce ise Pakistan' ı işgal oyununu sürdürmek için Pakistan'a Amerikan tipi demokrasisini geri getirme sürecine jandarmalık etti. Dediğimiz gibi, örnekler o kadar çok ki, bunları burada teker teker anlatmamıza imkn yok. Ama şunu bir kayıt olarak dikkatlerinize sunmak isterim: 1979 Humeyni Devrimi'nden hemen sonra Amerikan elçiliğine giren İranl ı öğrencilerin ele geçirdiği belgeler arasında, Amerikan istihbrt merkezi CIA'in, Orta Doğu'da kendisine uşaklık eden 250 binden fazla kişiye aylık maş ödediği, bunlar arasında, ülke başkanlarından bakanlara, hükûmette veya muhlefette yer alan parti yöneticilerinden ticret adamlarına, sanatçılara, hatt sokaktaki çöpçüye varıncaya kadar farklı birçok kesimin olduğu ve maşların derecelere göre verildiği bilgisi vardı!!! Bütün bu anlattıklarımız siyset leminden... Siyset leminden iktisd lemine geçecek olursak: — Suud hükûmeti, kendi ülkesindeki birtakım projeleri hayta geçirmek için Amerikan bankalarından yüklü meblağlarda para çekmek istediğinde Amerikan hükûmeti buna, Amerikan ekonomisi bunu kaldıramaz gerekçesiyle itirz etmişti. Kral Fahd Amerika'ya yaptığı ziyret sonucunda bile Reagan'dan onay alamam ış ve elleri boş bir hlde geri dönmüştü. Beri tarafta Reagan idresi, Irk'la yapılan Birinci Körfez Savaşı sırasında İran'ın petrol gelirini düşürmek istemiş ve bunun için Reagan, Fahd'dan bir varil petrolün fiyat ın ı 40 dolardan 15 dolara indirmesini [bir] telefon yoluyla taleb etmişti. Suud ise gelirini korumak için -daha doğrusu Amerikan€'Yahûdî bankaları, kendilerine akan Suud paraların ı korumak için Reagan'ın, günlük 5 milyon varil petrol üretiminin 15 milyon varile çıkarılması emrini de yerine getirmişti. Böylelikle Suud, 10.000.000 x 25 = 250 milyon dolar zarar etmişti. Petrol ithal eden sir İslm ülkelerine verdirdiği milyonlarca dolar tutarındaki zarar ise bunun d ış ında! Milyonlarca mensûbu açlıktan ölen Müslümanların mlı, güneşin doğup battığı her gün için bu kadar zarara uğratıldı. Hatt petrol ithal eden bütün dünya ülkeleri de bu zarar çemberinin içindeydiler. Bunun Reagan'a maliyeti ise sadece bir telefondu. — Uluslararası mlî kuruluşların [Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu/IMF gibi yapıların] Arab€'İslm leminin iktisdî ve mlî işleyişine müdhalesi ise örnek vermemizi gerektirmeyecek derecede meşhûrdur. Sonuçta iş, günümüz itibriyle İslm ümmetinin kendi irdesini yitirmesine ve düşmanın bu irdeyi ondan çekip almasına varmıştır. Ayrıca bu durum, ümmetin en özel alanlarına kadar ulaşmıştır ki o da günümüzde Amerika ile Batı'nın habire müdhale edip durduğu, dilediğini ekleyip dilediğini çıkarmaya güç yetirdiği eğitim €' öğretim müfredtımızdır. Hatt iş, mescidlerdeki hutbelere kadar uzanmıştır. İpin ucunu bir kaçırdınız mı gerisi çorap söküğü gibi gelir! Hsıl- ı kelm, İslm ümmeti, yöneticilerinin karşısında irdesinden edilmiştir ve yöneticilerinin ise düşman karşısında irdeleri elden gitmiştir.
4. Bütün İslm Ülkelerinin Doğrudan veya Dolaylı Olarak Askerî İşgal Altında Olması
Günümüz itibriyle İslm lemi, kimi Yahûdî, kimi Haçlı, kimi Hindu, kimi ateist ve kimi putperest olmak üzere envaiçeşit kfirin ya doğrudan doğruya ya da dolaylı yollarla işgali altındadır. Birçok bölge doğrudan doğruya işgal altında inlemektedir. Filipin, Endonezya'nın bazı kısımları, Burma, Hindistan'da bazı [Müslüman] bölgeler ve Keşmîr, Doğu Türkistan, Rusya'daki baz ı Müslüman topraklar, Kafkasya, Çeçenistan, Balkanlar, Bosna, Kosova, Filistin, baz ı Şm beldeleri, Fas'ın bazı mıntıkaları ve son olarak, amma velkin sonuncu olmamak kaydıyla Irk! Sırası geldiği belli olan Sudan! Listeye eklenme işretleri verilen Suriye, Mısır ve bazı Arab Yarımadası bölgeleri! Geri kalan sir İslm ülkelerinin tammı ise, Batılı Haçlı devletlerin temsîlciliğini yapan mürted yöneticiler eliyle ve büyük kapitalist tekelcilerin ekonomik işgalinin kökleştirilmesiyle; düşmanların kara, deniz ve hava güçlerinin, aynı şekilde askerî üslerinin her tarafa yayılmasıyla; başta CIA ve FBI olmak üzere İslm leminin her köşesine ya alenî olarak ya da farklı kuruluşlar adı altında yayılan yabancı istihbrt birimlerinin bir ağ gibi dört tarafı sarmasıyla dolaylı yollardan işgal altına alınmıştır.
5. Kültürel ve Düşünsel Anlamda Düşmana Bağımlılık
Askerî, iktisdî, siysî ve güvenlik gibi alanlarda düşmanın işgali/hegemonyası altında olmak ümmeti, Yahûdî-Haçlı kfir düşmanın çarkına kapılma belsına dûçr ettiği gibi beraberinde kültürel, sosyal ve düşünsel işgal evresini getirmiştir. Nitekim bu yolda knûnlar çıkarılmakta, programlar belirlenmekte, anlaşmalar yapılmakta; basın€'yayın organları, eğitim€'öğretim müfredtı ve kültürel alanlar ile ilgili projeler, toplumlarımızı batılılaştırmak ve yapısı dönüştürülüp sömürgecinin isterleri doğrultusunda tekrar şekillendirilmek üzere devreye sokulmaktadır. Ghî insn hakları, ghî kadının özgürleştirilmesi, ghî kültürel birliktelik, ghî sosyal ilerleme ad ı altında; bazen eğitim€'öğretim programların ı modernleştirme, bazen de toplumların yapısını yeniden biçimlendirme programları vb.vs. gerekçelerle yapılan yapılmıştır.
Öyle ki düşmanın eli, çocukların -ilkokul aşamasından başlamak üzere- bütün eğitim€'öğretim programlarına kadar uzanmıştır. Bu yolda ilkin Birleşmiş Milletler ve UNESCO programları devreye sokulmuştur. Derslerde ne okutulup ne okutulmayacağı hakkında karr mekanizması gibi hareket eden Batılı Devletlerin Elçilikleri de işin tuzu biberi! Daha ötesi tğûtî hükûmetler, efendilerinden aldıkları emirler doğrultusunda, Cuma hutbelerinde dahi nelerin söylenip nelerin söylenmeyeceğini sınırlama yoluna gitmişlerdir. Öyle ki, Yahûdîleri ve Hırıstıyanları kötü bir şekilde anmayı dahi yasaklamışlardır. Sözüm ona tevhîd ülkesi Suudi Arabistan'da bile! Gazete ve dergilerde, kültür ve edebiyat alanlarının tammında nelerin yayınlanıp nelerin yayınlanmayacağı husûsunu da bunlara ekleyin. Batı'nın bizim ülkelerimizdeki hükûmetleri, dinimizin temelleriyle, gelenek ve göreneklerimizle çelişen sosyal programlarla ilgili anlaşmalara imza koymaya zorladığı malûmdur. Amerika Savunma Bakanı 'Rumsfeld'in iln ettiği fikirlerin [/medeniyetler] çatışmasıyla ilgili haberler hiç kimsenin meçhûlü değil! Ayrıca düşünme ve yaşam biçiminden yemek yeme tarzına, giyinme biçiminden ta banyo-tuvalet konseptine varıncaya kadar Batıyı taklîde teşne toplumsal kesimlerimizi ise hiç anmayalım! Hülsa Kısacası bunlar yirminci yüzyılın son yetmiş yılında Müslümanların baş ına gelen hllerle ilgili bazı görünümlerdir. Felketin başladığı ve peyderpey aşama katettiği nokta ise Hilfetin düştüğü, bunun akabinde Müslüman diyrların Haçlı işgali altında müstemlekeler hlinde bölündüğü zamanlardır. Sonraki musîbet evresi 'Bağımsızlık Hükûmetleri' denilen dönemle gelir. Sovyetler Birliğinin çöküşü, Amerika'n ın ve NATO bünyesindeki Avrupalı müttefiklerinin, adına 'Yeni Dünya Düzeni' denilen ve doksanların evvelinde başlayıp günümüze kadar devm eden süreçte shaya tek başına hkim olmasıyla da bu musîbet zirvesine ulaşmıştır. Bütün bu yıkım sürecinde, İslm'ın taşıyıcısı ve koruyucusu konumunda olan limlerle davetcilerin, adına İslmî uyan ış cematleri ve cihdî hareketler denilen kesimlerin bir karş ı duruş göstermesi gerekirdi. Ne var ki geçen son kırk yıl içinde -gelecek bölümlerde tafsîltıyla açıklayacağımız gibi- zor doğum sancıları yaşandı. Hülsası ise şudur: İslm leminin bütün ülkelerinde, Ehl-i Sünnet olarak bilinen dînî yapıya mensûb çoğunluk limlerin, ya yöneticilerin karş ıs ında nifk labirentlerinde dağıldıkları ya da dine karşı ihnetlerini ve yeni sömürgecilere uşakl ık vazîfelerini gerekçelendirmek için ipe sapa gelmez bahanelere sarıldıkları veya emr-i bi'l-marûf nehy-i ani'l münker, kez, fsık, zlim ve kfir olan zorba sultnlar karşısında hak sözü söyleme vazîfesinin getireceği bedelden kaçmak için meskenet deliklerinde ve zorlama yorumlar içinde yitip gittikleri görüldü. Hilfet'in düşüşünden kısa bir süre sonra yola koyulan ve adına İslmî uyanış denilen harekete gelince; kendi ülkelerinin hükûmetleriyle yaşadığı çatışmalardan, tırnakları sökülmüş ve evcilleştirilmiş bir hlde çıktı. Adına 'İslmî!' denilen partilerin ve siysî teşkîlatların bölüştüğü bir parsa hline geldi. Yolun ortasında bir yerde, bu arada çoğu ilkelerinden, söylemlerinden, programlarından ve -Allah cümlesine rahmet etsin- ilk kurucuların ın düşüncelerinden sıyrıldıktan sonra [bunlar,] chiliyye ile birlikte belli yerleri işgal eder oldular. Böylece, 'Gyemiz Allah't ır! Önderimiz Resûlullh't ır! Düstûrumuz Kur'n'dır! Yolumuz Cihd'dır! En yüce arzumuz Allah yolunda şehîd olmaktır!' şeklinde olan söylemleri, 'Gyeleri Parlamento, önderleri Batı usûlü demokrasi, anayasaları laik anayasa ve yemînleri bunun üzerine, yolu seçimler, en yüce arzuları ise küfür hükûmetlerinde koltuk kazanmak!' gibisinden bir şeye dönüştü. Müslümanları, Selef-i Slih'in üzerinde olduğu sahîh itikda döndürmek için yola koyulduğu farzedilen Akîdevi uyanış hareketine gelince; bunların çabaları, akademik cedellerle; bidat çeşitlerine, kabir ve türbelere karşı savaş meşgûliyyetiyle dağılıp gitti. Nihyetinde ise 'İrc' düşüncesine; melikleri, sultnları, yetki shiblerini takdîs ve onlara muhlif olanlara karşı mücdele limanına demir attı. Onlar da parlamentolara doğru koşturmak nasîbinden paylarına düşeni aldılar. Islh odaklı hareketler, tasavvuf ve teblîğ gibi cematler ise abesle iştigalde ve Müslümanların yaşadığı gerçeklikten uzaklaşma yolunda ilerledikçe ilerlediler. Silhlı cihdî kanada ve birçok İslm ülkesindeki örgütlerine gelince; pek güzel bir fedakrlık örneği sundular ve altmışlı yılların başından bu yana ellerinden geleni ortaya koydular. İslmî hareketlerin yerine çakılmışlığı ve onları yardımsız bırakışı, aynı şekilde ümmetin genelinin nemelzımcılığı, gevşekliği ve yitmişliğinin hkim olduğu bir ortamda ferdlerini ardı ardına kurbn verdiler. Düşman karşısında yalnız bırakıldılar. Müchidler ve onların öncüleri, adlarını Allah yolunda şehîdler, esîrler ve sürgünlere mahkûm edilmişler defterine kaydettiler. Sindirilip-bastırılmış, yerli yerine çakılmış ve paramparça kılınmış bir ümmet içinde 'Ashb- ı Uhdûd' mislinde olduğu gibi ateşten hendeklere doğru yürüyen yeni şehîdler oldular. Öyle bir ümmet içinde ki, halklarının çoğunluğu Allah'ı unutmuş, Allah da onlara kendilerini unutturmuştur. Onları pek meşakkatli bir hayta dûçr etmiştir; Allah'a karş ı kfir olan ve düşman knûnlarıyla hükmeden hükûmetlere; kimisi ciz kimisi münfık ve bu ümmetin uyuşturulmasında en büyük paya shib limlere, İslmî uyanış davetcileri denilen ve birçoğu 'cehennem kapılarındaki davetciler' hline gelen davetçilere mahkûm kılmıştır. İşte böylelikledir ki Firavunî hükûmetler, müchidlerden geriye kalan birlikleri katlimlara, hapislere, işkencelere ve sürgünlere tbi tutmayı başardı. Cihd merkezlerinin biri diğeri ardınca yıkıldı ve daha yirminci yüzyıl çıkmadan cihdî çabaların çoğu parçalanıp dağıtıldı. Geride kalan ve yürüdüğü yolda azminden tavîz vermeyen öncülerinin çoğu ise hicretin, sürgünün ve gurbetin bin türlüsüne mecbûr ve mahkûm edildi. Öyle ki beşeriyyet trîhinin, ehl-i hakkın kovuşturulması nmına şhid olduğu en büyük kovuşturma hlini yaşar oldular.
Evet, yirminci yüzyıl ve Mîld' ın iki bininci yılı geçip gitti. Yirmi birinci yüzyıl ın ve üçüncü bin yılın kapılarına dayandık. Bu kapıları, Amerika ve NATO [üyesi] Avrupa ülkelerinden olan müttefikleri, İslm'dan ve Müslümanlardan kendilerine -şimdi ve gelecekte- stratejik ve trîhî düşman edinen plan-programlarla açtılar. Politikalarını, Hıristiyan Batı medeniyeti ile İslm medeniyeti arasında/'Medeniyetler Çatışması' dedikleri tezin temelleri üzerine oturttular; Üçüncü Haçlı Seferlerine açık ve alenî bir şekilde 'start' verdiler.
kaynak: Abdulkadir Şen/ incanews