- Haberler
- Ağrı Haber
- Türk Eğitim-Senden 24 Eylül İş Bırakma Eylemi Mesajı
Türk Eğitim-Senden 24 Eylül İş Bırakma Eylemi Mesajı
Türk Eğitim-Sen Ağrı Şubesi 24 eylül iş bırakma eylemiyle ilgili bir basın açıklaması yaptı.
Türk Eğitim-Sen Ağrı Şubesi 24 eylül iş bırakma eylemiyle ilgili bir basın açıklaması yaptı.
BASIN AÇIKLAMASININ TAM METNİ
Bugün, milli eğitimdeki haksızlıklara, hukuk tanımazlığa, adam kayırmalara karşı isyanın
doruğa çıktığı gündür.
Bugün, Hz. Ömer adaletini elinin tersiyle itenlere, milli eğitimde ayrımcılık kokan
uygulamalara, yılların emeğiyle elde edilmiş makamların yandaşlara, torpillilere, sırtı kalın olanlara
peşkeş çekilmesine“dur” denildiği gündür.
Bugün, eğitim çalışanlarının ekonomik ve sosyal haklarının tırpanlanmasının, öğretmenlerin
itibar kaybetmesine neden olan uygulamaların, akademik zam sözü verilmesine rağmen bu sözünün
arkasında durmayanların, çalışanlara enflasyon farkını dahi çok görenlerin, gelir dağılımındaki
adaletsizliğin protesto edildiği gündür.
24 Eylül tarihinde yani bugün tüm Türkiye genelinde sendikacılığın evrensel asgari
standartlarını karakterinde taşıyan bütün sendikaların da desteğiyle iş bırakıyoruz. Okullarımızda
bugün ziller çalmıyor, eğitim çalışanları işbaşı yapmıyor.
Sendikamızın nöbet ücretleri ile ilgili 6 saat ek ders talebinin yerine getirilmesi için,
Eğitim çalışanlarının ekonomik ve sosyal hakları için,
İlk defa alamadığımız enflasyon farkı için,
Üniversite çalışanlarının ekonomik ve sosyal hakları için,
4/C’lilerin kadroya alınması için,
Taşeronlaşmaya karşı durmak için,
Akademik zam sözünün yerine getirilmesi için,
Özel okulları teşvik edip, imkânsızlıklarla cebelleşen devlet okullarına üvey evlat muamelesi
yapıldığı için,
Öğretmenlerin ve diğer eğitim çalışanlarının kaybettiği itibarları için,
Daha demokratik üniversite için alanlardayız!
Görev süresi uzatılacak müdürlerin, değerlendirme puanlarında yapılan gayri ciddiliği de daha
önce defalarca belgeleriyle ortaya koyduk. Vefat edenlere, belediye başkan yardımcısına, müdürlükten
ayrılıp öğretmenliğe geçenlere, emekli olanlara, kurum değiştirenlere 75 ve üzerinde puan vermişler.
Hatta geçici ilçe milli eğitim müdürleri kendilerine 95-100 puan vermiş!
Şu anda 8 bin okul müdürü adeta idam edilmiştir. Okul müdürlerini idam edenler hakkında
Milli Eğitim Bakanlığı da soruşturma başlatıyor. Bakalım bu soruşturmalardan ne sonuç çıkacak?
Soruşturmalar amacına hizmet edecek mi, yoksa okul müdürlerini idam edenler herhangi bir ceza
almadan yollarına devam edecek mi? Şayet soruşturmalarda şaibeler tespit edersek, soruşturmayı
yapanlarında yakasına yapışacağız!
Milli eğitimde her alanda yaşanan kadrolaşmadan şube müdürleri de nasibini almıştır.
Mülakatla şube müdürü yapılan iktidara bağımlı kişiler, kariyer, emek, alın teri, liyakat göz ardı
edilmiştir. Konu, yargıya taşınmış ve başarı sıralamasının tek başına sözlü sınav sonuçlarına göre
oluşturulması hukuka aykırı bulunarak, söz konusu yönetmeliğin yürütmesi durdurulmuştur.
Ancak MEB hukuksuzluklarına devam ederek, sözlü sınava dayalı şube müdürlüğü
atamalarını iptal etmemiştir. Bu nedenle Türk Eğitim-Sen olarak hukuku hiçe sayan MEB Müsteşarı
hakkında suç duyusunda bulunduk. Akabinde de sözlü sınava dayalı şube müdürlüğü atamalarının
iptal edilmesi için Danıştay’da dava açtık. Yargının bu konuda da sağduyulu davranacağına
inanıyoruz. Şayet yargı bunu da iptal ederse, MEB bu kez ne yapacaktır? Yine mi “Yargı kararını
uygulamıyorum” diyecektir?
Çok açık söylüyorum ki; MEB’in bu ötekileştiren anlayışını kökünden reddediyoruz. MEB
kimilerine ana baba şefkatiyle yaklaşırken, onları sıcak kolları arasında semirtirken; kendisinden
olmayanları ayrık otu olarak görerek, onlara zulüm etmesi; okul müdürlerinin görevden alınmasını
protesto eden sendikalar için “Bu sıfat ile okullarda bulunuyorlarsa demek ki bakanlığımız
arkadaşlarımızı sistemden ayıklayarak doğru bir şey yapmış” diyebilen yöneticilerin MEB’de iş
başında olması eğitim tarihimiz için bir utançtır. Bu lafları eden zat, MEB’in amacını ne de güzel
ortaya koymuştur! Aslında bu bir suçun itirafıdır. MEB kadrolaşma suçu işlemektedir. Bunu Anayasa
Mahkemesi’nin görmesi, değerlendirmesi ve bu yandaşlığa müsamaha göstermemesi gerekmektedir.
Değerli basın mensupları;
Milli eğitimde yaşanan sorunlar sadece kadrolaşmayla ilgili değildir. Eğitim çalışanları
angarya görevlerle mağdur edilmektedir. Şöyle ki; öğretmenlerin nöbet hizmeti bulunmaktadır. Ancak
asıl işi eğitim hizmeti olan öğretmenler, sorumluluğu çok geniş olan nöbet hizmetinin karşılığı olarak
ek bir ücret alamamaktadır.
Bu durum hem iç hukuka ve uluslararası mevzuata hem de hakkaniyet anlayışına aykırıdır.
Sendikamızın nöbet ücretleri ile ilgili olarak uzun zamandır ortaya koyduğu bir talebi vardı. Bu talep,
öğretmenlerimizin okulda yürüttükleri nöbet hizmetleri karşılığında 6 saat ek ders talebiydi. Hatta
bununla ilgili dilekçeler hazırladık ve bu dilekçeler şubelerimiz tarafından MEB’e gönderildi.
Aradan geçen sürede bu talebe kulak verilmedi. Çünkü MEB çok daha mühim (!) işlerle
uğraşıyor. Mesela kadrolaşıyor, mesela öğretmenleri okul okul sürmeye hazırlanıyor, mesela eğitim
çalışanlarının haklarını nasıl tırpanlarım diye düşünüyor...
Öğretmenlerin, akademisyenlerin ve diğer tüm eğitim çalışanlarının ekonomik ve sosyal
hakları da giderek zafiyete uğramaktadır. Oysa bir toplumun ancak ve ancak eğitim ile kalkınabileceği
göz önüne alındığında; öğretmenlerin, akademisyenlerin, eğitim çalışanlarının, üniversite
çalışanlarının ekonomik ve sosyal haklarını dünya ülkeleri seviyesine çıkarmak, onların insanca
ücretlerle yaşamasını sağlamak bu ülkeyi yönetenlerin en asli görevlerinden biridir.
Ancak ülkemizde bazı kesimler el üstünde tutulurken, zenginliklerine zenginlik katarken,
eğitimin temel unsurları yok sayılmaktadır. Bildiğiniz gibi 2013 yılında yapılan skandal olarak
nitelendirdiğimiz bir toplu sözleşme dönemi geçirdik. Çalışanlar, Temmuz ayında zamlı maaş
alamamış, 2014 yılında sadece 123 TL, 2015 yılı için ise yüzde 3+3 zamla yetinmek zorunda
kalmıştır.
Çalışanlar, 2014 yılında enflasyon farkı alamadıkları gibi, aile ve çocuk yardımlarına artış
yapılmamış, ek ders ücretleri yerinde saymıştır. Kısacası 2014 ve 2015 yılları öğretmenler,
akademisyenler, hizmetliler, memurlar, teknisyenler, üniversite çalışanları v.b. eğitim çalışanları için
kayıp yıllardır.
Öğretmenlere, eğitim-öğretim ödeneği kapsamında 75+75 TL zam yapılmıştır ancak bu
miktar, 666 sayılı KHK ile yapılan iyileştirme uygulaması sonucundaki kayıpları karşılamak için hiç
yeterli olmamıştır. Çünkü hatırlanacağı üzere 666 sayılı KHK ile yapılan ve öğretmenlerle
akademisyenlerin kapsam dışı bırakıldığı düzenleme ile 430 TL ile 1400 TL arasında değişen
miktarlarda iyileştirmeler yapılmıştı. 2 milyon 600 bin kamu çalışanı bu şekilde mağdur edilirken,
Hükümet HSYK seçimleri öncesinde adeta rüşvet dağıtır gibi hâkim ve savcılara 1155 TL zam
yapılmıştır.
Eğitim çalışanlarına ve diğer memurlara küçük artışları bile çok gören, enflasyon zammı
yapmaktan kaçan, eğitim-öğretime hazırlık ödeneğinin tüm eğitim çalışanlarına verilmesi talebimizi
elinin tersiyle iten, akademisyenlere zam sözü verilmesine rağmen; aylardır bu sözün gereğini yerine
getirmeyenlerin sıra hâkim ve savcılara gelince sırf oy devşirmek için kesenin ağzını açması hangi
ahlaki yönetim anlayışına sığar?
Bir yılda limonun fiyatı yüzde 112, sivri biberin fiyatı yüzde 94, pirincin fiyatı yüzde 50
artmasına, bir yıl içinde mutfak masraflarında yüzde 28 artış olmasına, dört kişilik bir ailenin asgari
geçim haddinin 4 bin 38 TL’ye yükselmesine rağmen göreve yeni başlayan öğretmene 2 bin 148 TL,
en yüksek derecedeki bir öğretmene 2 bin 497 TL, hizmetliye 1750 TL, akademisyene 2400 TL ile
yaşa deniliyorsa; çalışanlar enflasyon farkından dahi mahrum ediliyorlarsa; bunun insanlıkla, ahlakla,
vicdanla, sosyal devlet olmakla hiçbir ilgisi olmaz.
Eğitim çalışanları toplumda giderek itibar kaybetmektedir. Özellikle öğrencilerin kendilerine
rol model aldığı öğretmenlerimiz, artık Bakanlığın yanlış politikalarından dolayı değersizleştirilmekte
ve etkisizleştirilmektedir. Öğretmeni cezalandıran, öğrenci üzerindeki etkisini azaltan, öğretmenleri
yoksullaştıran, onların özlük haklarını tırpanlayan uygulamalar toplumdaki saygınlıklarının
azalmasına neden olmuştur.
Akademisyenlerin de ciddi ücret sorunları bulunmaktadır. Göreve yeni başlayan bir araştırma
görevlisi 2 bin 388 TL, 3/1 derecedeki bir yardımcı doçent 2 bin 831 TL, en kıdemli profesör ise 5 bin
184 TL ücret almaktadır. Türk akademisyenler yurtdışındaki meslektaşlarına göre kat kat düşük
kazanmaktadır. Örneğin öğretim üyeliğine giriş maaşı Kanada’da aylık 5 bin 733 dolar, Almanya’da 4
bin 885 dolar, ABD’de 4 bin 950 dolardır. Kıdemli öğretim üyeleri ise Kanada’da 9 bin 485 dolar,
İtalya’da 9 bin 118 dolar, İngiltere’de ise 8 bin 369 dolar kazanmaktadır.
Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, akademisyenlere zam sözü vermişti ancak bu söz aylar
geçmesine rağmen yerine getirilmemiştir. Şimdi kendisi de bir akademisyen olan Başbakan Sayın
Ahmet Davutoğlu da zam sözü vermiştir. Son olarak Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik,
akademisyenlere unvan farkı gözetmeksizin 1000 TL zam yapılması için çalışma başlatıldığını
bildirmiştir.
Davutoğlu’nun ve Çelik’in sözünde durup, durmayacağını zaman içinde göreceğiz. Ancak şu
da var ki; bir yandan zam sözleri verilirken, diğer yandan üniversite geliştirme ödeneğinin
kaldırılacağına dair haberler kamuoyu gündeminde yankılanmaktadır. Bu nasıl bir çelişkidir? Sendika
olarak bunu kabul etmiyoruz. Kazanılmış hakların gasp edilmesine seyirci kalamayız. Üniversitelerin
toplumun aynası olduğunu düşündüğümüzde, akademisyenlerimizin insanca yaşayabilecekleri, geçim
derdini düşünmeyecekleri ve bunun yanı sıra kendilerini geliştirebilecekleri ücretler alması hayat
memat meselesidir.
Üniversiteler, demokrasinin beşiği olması gereken kurumlardır. Ancak YÖK’ün baskısı ve
otoritesi, üniversitelerin siyasi etkilere maruz kalması, üniversite çalışanlarının ve akademisyenlerin
özgür bir ortamda çalışamamaları, rektör ve dekanları üniversite çalışanlarının iradelerinin
değil, tepeden inme anlayışın belirlemesi, katılımcılığın ikinci plana atılması nedeniyle bugün
üniversitelerimiz demokrasiden giderek uzaklaşmaktadır.
Öte yandan 4/C statüsünde modern kölelik yaygınlaştırılmıştır. Bu uygulama çalışma
hayatının en rezil uygulamasıdır. Özelleştirme mağduru olan çalışanların, işten çıkarılmalarının
ardından önlerine konulan seçenek, ya işsizlik ya da karın tokluğuna, güvencesiz bir şekilde
çalıştırılmak olmuştur. Ölümü görünce sıtmaya razı olan yani işsiz kalmaktansa, bu koşullarda
çalışmayı kabul edenler bugün sömürülmektedir. 23 bin 4/C’li çalışan vardır. Bu insanları kadroya
geçirmek atla deve değildir. Bazı kesimler her ne kadar 4/C’lileri kadroya geçirmeyi popülist bir
yaklaşım olarak görseler de, bu doğru değildir. Bu insanlara daha önceden verilmiş kadro sözü
vardır.Toplu sözleşme sürecinde ve sonrasındaki Kamu Personeli Danışma Kurulu toplantılarında 4/
C’li çalışanların kadroya geçirilmesine ve statülerinin iyileştirilmesine yönelik çalışmaların yapılacağı
hüküm altına alınmıştır. Tüm bunlara rağmen hala bu insanlar yok sayılıyorsa, bu anlayışa yuh olsun!
Taşeronlaşma almış başını gitmektedir. Kamuda taşeron çalışan insanların sayısı 2002 yılında
10 bin civarında iken, bugün belediyelerde dahil edildiğinde 2 milyon 500 bine ulaşmıştır. Maliyetleri
düşürmek, ucuz ve iş güvencesiz insan çalıştırmak anlamına gelen taşeronlaşma çalışma hayatını
tehdit etmektedir.
AKP iktidarı döneminde tavan yapan taşeronlaşma insan sömürmenin diğer adıdır. İktidar
yaptığı düzenlemelerle taşeronlaşmayı meşrulaştırmakta, devlet memurluğu kavramının yerine
koymaya çalışmaktadır.
Amaç çok açıktır: İş güvencesiz taşeron memur modeli çalışma hayatına yerleştirilmeye
çalışılmaktadır. Taşeronlaşma ne yazık ki eğitim hayatına da bulaştırılmıştır. Okullarımızda hizmetli
personel sayısı çok yetersizdir. Bazı okullar ödenek yetersizliği dolayısıyla hizmetli personel bile
çalıştıramazken, bazıları da temizlik hizmetini taşeron firmalardan almaktadır. Oysa hizmetli personel
eğitim hizmetinin asıl unsurlarıdır ve bu personelin kesinlikle kadrolu olarak istihdam edilmesi çok
önemlidir. Hizmetli ve memurlarımızın yıllardır biriken sorunlarını çözmek, başta görev tanımı ve
görevde yükselme taleplerini karşılamak dururken, taşeronlaşmanın bu alana kadar genişlemesi MEB
adına büyük bir vahamettir.
Görüldüğü üzere eğitimin tonlarca sorunu ve bu sorunları çözmekten uzak bir siyaset anlayışı
bulunmaktadır. Eğitimine önem vermeyen, eğitimcisini siyasi ihtirasları uğruna bir kalemde harcayan,
katılımcılık yerine, “benim dediğim olacak” anlayışını dikte ettiren, nitelikli eğitimi sağlamak yerine
kendisi gibi düşünmeyenlere ayak kaydırma operasyonu yapanlar, bugün MEB’i batağa saplamıştır.
Bizim amacımız üzüm yemektir. Hiçbir tavrımızı siyasi mülahazalarla ortaya koymuyoruz. Tek
derdimiz eğitim çalışanlarının daha huzurlu ve eğitim hizmetinin verimli olmasıdır. Kim yaparsa
yapsın doğruların hep destekçisi olacak; kimden gelirse gelsin yanlışların karşısına kaya gibi
dikileceğiz.
Sendikamızın bu eylemi bir uyarı niteliğindedir. Bu ülkeyi yönetenler aklını başına almalıdır.
Aksi taktirde bu eylemlerimiz bir son olmayacak, sürekli eylemlilik süreci başlatılacaktır. En kısa
sürede taleplerimize cevap bekliyoruz, alacağımız cevap eylemlerimizi de şekillendirecektir. Biz
sözümüzü söyledik, duyan duymayan kalmasın!
Kamuoyuna saygıyla duyurulur.
Türk Eğitim-Sen Ağrı Şubesi Yönetim Kurulu Adına
Erhan KILIÇ
Şube Başkanı