Etnik farklarla beraber aynı milletiz

11 Ekim 2013 Cuma 00:00
Etnik farklarla beraber aynı milletiz
ABONE OL

 

 

 

Müzikte bile çeşitli aletler aynı sesi çıkarıp bir ahenk oluşturuyor da bizler, niye millî meselelerde aynı ahengi oluşturamıyoruz? Âhengin olmadığı yerde her kafadan bir ses çıkmaz mı?.. Terör meselesi dahil milletimizi meşgul eden her mesele Din-dil-tarih şuuru ile çözülebilir. Din-dil-tarih şuuru da millî sıhhatin teminatıdır…

 

 

 

Etnik Farklarla Beraber Aynı Milletiz! 2

Milli şuurumuzda ve terbiyemizde, hiçbir bölgenin insanını hor görme geleneği yoktur. Çünkü etnik farklarla beraber aynı Milletiz! Etnik ilgiler birbiriyle karışmış aynı “millet” potasında yoğrulup kaynaşmıştır.
Çerkez, Boşnak, Arnavut, Laz, Kürt hepsi millet olarak Müslüman Türk'tür. Önce Çerkez'iz, Laz'ız, Kürt'üz, Arnavut'uz. Belki hepsinden biraz almışız, ama onun üstünde hepimiz Türk'üz. Onun da üstünde hepimiz Müslüman'ız. Biz öyle telakki ediyor değiliz. Realite budur.

Türk, burada etnik bir sıfat olarak kullanılmıyor.

Mehmet Akif Türk müdür değil midir? Mehmet Âkif, çok güzel bir örnektir. İstiklal Marşı'nın şairi Mehmet Akif Ersoy. Elbette Türk'tür, Arnavut kökenlidir ama elbette ki Türk milletindendir. “Korkma sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak” dediği, “Türk bayrağı”dır. “O benim milletimindir” derken Türk milletini kastediyordu elbette.

“Yurdum” derken de Türkiye'yi anlatıyordu. Türk Milleti'nden, Ay yıldızlı Bayrağımızdan rahatsız olunacak ne var? Akif, İslam'ı da bilir, milleti de bilir, kavmi de bilir, Osmanlı'yı da bilir. Bütün bu hakikatleri ve mefhumları, hayatıyla yaşamış ve hayatıyla anlamış bir insandır Akif. “Milletimindir ancak” derken, Kürt kökenleri “millet” muhtevasının dışında mı tutuyordu? “Al sancak” altında toplananlar arasında Kürt kökenlilere yer vermiyor muydu?

Bu vatanda yaşıyoruz. “Toprak” da değil, “vatan” da. Topraklar inançla, tarihle, şüheda ile rahmet ile himmet ile vatan olurlar. Sosyal zarureti bu vatanda halledeceğiz. Doğusunda, batısında, kenarında, köşesinde değil; birliğinde, dirliğinde, bütünlüğünde.

Niçin? İslam için! Mehmet Akif'ler, Yahya Kemal'ler, Arvasi'ler, Silistreli'ler, Bediüzzaman'lar bu milletin evlatlarıdır. Fıtrata aykırı olan ergeç yıkılır, yıkılacaktır. Fıtrata aykırı olan; ilme de dine de aykırıdır. Kavmi bir tarafa bırakınız; tefekkürü ve manevileşmeyi terk edersek, her aile ayrı bir millet, her ev ayrı bir vatan haline gelir! Her fert bir nefsaniyet yumruğuna dönüşür. Kalabalıklar içinde yalnızlığı, varlıklar içinde yokluğu yaşarız. Irk bağı, yalnız başına, insanı ne değerli ne de değersiz kılabilir. İnsan, ahlakî-manevi-fikrî-ruhî zenginlik ölçülerine göre değerli yahut değersizdir. Ahlaksız insanın, cahil insanın hangi ırktan olduğu ne önem taşır? Türk dünyasından Oradoğuya, Balkanlardan Afrika'ya Türkiye Cumhuriyeti Devleti'den medet bekliyor.

Evet Dünya bizi bekliyor; çünkü o çözümleri gösterebilecek izahları biz yapabiliriz. Bu sözlerimiz imtiyaz değildir; “mesuliyet ihtarı”dır! Yanlışlık, “etnik köken”e verilen aşırı önemden doğuyor. “Aynı milletiz” denildiğinde, “herkes aynı kökendendir” denilmek istenmiyor. Zaten “millet” etnik kökenle tarif edilmez. Batı'da da edilmez.

Esasen bizde, “etnik köken” unsuru, tarihi ve beşerî kaynaşmalar dolayısıyla gündemden düşmelidir. “Etnik köken” değil, “manevi kök” belirleyici üstünlüğe sahiptir. “Biz ayrıyız, farklıyız” diyenler hep etnik köken üzerinde duruyor. Millî-manevi meseleleri, mefhumları, etnik tahlillere göre mi şekillendirip muhtevalandıracağız? Yanlışın özü, milletin tarifini “etnik” çerçeveler içine hapsetmeye çalışmaktır.
Bölücülüğü, zihin ve ruh yapısı itibarıyla, hangi etnik kökenden olursa olsun, bizim insanlarımız benimsemez. İnsanlarımızın özünde ve tabii halinde samimi bir kaynaşmanın var olması, asırlarca böyle devam etmiş bulunması, bunun temel sebebidir.

Nedir hayatımızdaki temel değerler? Namusumuz, inancımız, vatanımız, milletimiz, insanlığımız, kardeşliğimiz, komşuluğumuz, ailemiz, onurumuz, mutluluğumuz. Aslî çerçeve bu. “Etnik” neymiş? Bu çerçevenin içindeki yeri ne ise, orada öylece durur. “Mes'ele” olacak nesi var?

Bizim milliliğimizin etnikle ilgisi yoktur. Selçuk'lu bizdik, Osmanlı bizdik. Türkçe, etnik tarzancaların üstünde bir azametli güzellikti. Ülkenin, bölünmezliği ve birliği, devletin bölünmezliği ve birliği. Milletin birliği ve bütünlüğü güçlü olacaktır ki ; ülkenin ve devletin birliği ve bütünlüğü korunabilsin.

Temel mesele, milletin birliği ve bütünlüğüdür. Ancak asıl ihmal edilen de orasıdır. İnsan hakları, demokrasi, benzeri kavramlar temel olmaz, onlar temele muhtaçtır. Temelin gelişmesine hizmet ettikleri için faydalıdırlar.

Doğru olan tesbit şudur: “Millî-manevî eğitim ihmali” bütün bölgeleri etkilemiştir. “Etkilenme” bölgelerin özelliklerine göre yaşanmıştır. Batılısında da, Doğulusunda da yaşanmıştır. Millî-manevi vahdet, sadece yan yana ve uslu uslu durmaktan ibaret değildir. O vahdet, muayyen değerlerin canlı tutulmasından ve hayata yön vermesinden doğan bir neticedir.

Milleti millet yapan değerlere önem verilseydi ve onların sosyal hayatımızı yönlendirmesi sağlansaydı böyle mi olurdu? Bir kültür erozyonu, küreselleşme adı altında bir kültür yozlaşması içindeyiz. Bizim bir millî-manevi zafiyet meselemiz vardır. Bunu görmek lazım. Esasen terörün doğması daha doğrusu doğdurulması ve önlenememesi de bu meseleyle alakalıdır.

Milli iradeye karşı çıka-çıka, milli iradenin üstünlüğünü hırpalaya hırpalaya; “millet” kavramı ile ilgili sıkıntılar oluşturulmasına yol açtık. Demokrasinin en büyük ve en vazgeçilmez ihtiyacı, millet hakikatidir; milletin en büyük ve en vazgeçilmez ihtiyacı, demokrasi hakikatidir. Bu ikisi olmadan; evrensellik de olmaz liberallik de, solculuk da olmaz muhafazakarlık da.

Asker terörle mücadele ederken, şehitler verirken; medyanın, siyasetin, üniversitenin aydınların da “bölücülük fikri” ile mücadele etmesi gerekmez mi? Bölücülük fikrinin yanlışlığını haksızlığını, mantıksızlığını, meşruiyetsizliğini savunup izah ederek kültürel psikolojik mücadelenin içinde olmaları gerekmez mi?
Bu hususta yazılar yazarak eserler vererek terör ve bölücülükle mücadelede aydınların da katkısı olamaz mıydı? Fikrî-ilmî seviyede mutabakat oluşturulamaz mı? Bu uğurda entelektüel camiada çok yönlü kültürel faaliyetler yapılamaz mı?

Birileri “bölücülük fikri serbest olmalı, sadece eylemi yasaklanmalı. Terör silahla önlenemez.” der ise, diğer taraftan “etnik köken”de kültürel kimlik ve kişilik (hüviyet ve şahsiyet) aranırsa bölücülüğe direk veya dolaylı bir şekilde hem de aydınlarımız(!) meşrûiyet kazandırmış olmaz mı? Aydını, yazarı-çizeri, medya mensubu, sivil toplum örgütlerinin üyeleri; askerin terörle yaptığı mücadeleyi tarafsız bir müşahit gibi sadece notlar düşüp haberler geçerek izleyemez! Bazıları terör örgütü için “bu halkın bir gerçeği” nitelemesini yapamaz, yapmamalı! Milliliğin tartışılacak nesi var? Tartışılacak olan, söyledikleri değil; kendisidir, kendi nefsini bilemeyişidir, donanım yoksulluğudur. Bilgisi çok düşüncesi yok, düşüncesi çok bilgisi yok; ikisinin de birbirinden farkı yok. Peki nasıl devam edeceğiz? Böyle bir dünyada, içimizin düğümleriyle dışımızdaki önümüzdeki meseleleri nasıl çözeceğiz? İnsafla, vicdanla, akılla düşünmek durumundayız.

“Fikren” mücadele edilmiyor, aydınlatma yapılmıyor ise; ne tedbiren, ne de fiilen yapılan mücadeleler yeterli sonuçları getirmez. Parsellenmiş ilgiler, “o tarafı beni ilgilendirmez” diyen dar açılı yaklaşımlar, kişileri en çok bilip ilgilendiklerini zannettikleri alanda da yanılgılara ve tepkisellik açmazlarına sürükler.
Bizim maziden gelen, köklü tarihe dayanan, bütün etnik kökenden gelen yapıyı “tek millet-tek bayrak” hamurunda yoğuran, emsalsiz bir cevherimiz var. Kendimize gelirsek, kendimize ve birbirimize yakınlaşırsak, dağları devleri asırları, deryaları aşarız.

Benim Güneydoğu'daki insanım, bana, bazı soydaşlarımdan çok daha yakın. “Mekan-aile-tarih-ruh” geçişleriyle ve kaynaşmalarıyla yakın.

Millet olmak da manevi, tarihî ve idealist bir gönül beraberliği içinde bulunmaktır. Aydınımız, terör ve bölücülük meselesini basit bir işin havalesi gibi görmeyip, “millî ve manevî vahdet” açısından bakarak; aynı sancıyı ızdırabı, aynı üzüntüyü hissedemez mi?

Müzikte bile çeşitli aletler aynı sesi çıkarıp bir ahenk oluşturuyor da bizler, niye millî meselelerde aynı ahengi oluşturamıyoruz? Âhengin olmadığı yerde her kafadan bir ses çıkmaz mı? Aynı “vatan”ın her yerinde her türlü şartları ve özellikleri beraber yaşayagelmişiz. Yanlışa yaslanarak, yanlışa taviz vererek, bile bile yanlış yaparak, varılabilecek hiçbir doğru yoktur. Bütün doğrular İslam'ın özünden gelir. İslam'ın özünü yanlış bilen, tarihi-sosyolojik doğruları da öğrenemez, kendini de öğrenemez, hayatı da öğrenemez. Terör meselesi dahil milletimizi meşgul eden her mesele Din-dil-tarih şuuru ile çözülebilir. Din-dil-tarih şuuru da millî sıhhatin teminatıdır.


 


Son Güncelleme: 11.10.2013 00:00
Anahtar Kelimeler:
Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.